Bismillâhirrahmanirrahîm;

ERBAKAN Hoca; bir ilim adamı, düşünür, siyaset adamı ve Millî Görüş davasının kurmayı idi. Bir konuyu göstererek öğretirdi. Olaya “parçalı” değil; “bütüncül” yaklaşırdı. Bir “unsur”un, “bütün” içindeki yerini iyi bilirdi. İlim, düşünce ve siyaset adamı olarak “sistematik” bir anlayışa sahipti. Onun için, çalışmaları hep “eser”e dönüşürdü. Daha Almanya’da doktora öğrencisi iken tankların sıfırın altındaki derecede de çalışabileceğini “buluş” olarak ortaya koymuştu.

Sistematik ve bütüncül bakmak o kadar önemli ki, İslâm dünyasındaki asıl sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Aralarında sorun olan iki kişiyle konuşursunuz! Birini “haklı” bulur; diğerine soğuk davranırsınız! Belki, haklının yanında yer almanın rahatlığını yaşarsınız! Peki, sorun çözüldü mü? Hayır! Halbuki bizden istenen, “Kardeşlerinizin arasını düzeltin” (Hucurât, 10) emridir. Biz, birinin yanında yer almak yerine, ikisinin de ıslahından sorumluyuz.

Parçalı düşünmenin zararını görüyor musunuz? İslâm dünyası ve liderlerinin eksikliği yok mu? Var. Hem de kitaplara sığmayacak kadar! Erbakan Hoca İslâm ülkeleri ve liderlerini “üzmemek için” özel çaba harcardı. Aralarındaki ihtilâflarda “taraf” olmadı. Hep “arabuluculuk” yaptı.

Erbakan Hoca İslâm âlimlerinin bulunduğu bir topluluğa konferans verdi. İslâm dünyasının temel eksikliklerini anlattı. İlmin faydaya dönüşmesi gerektiğine inanmıştı. İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır, esasını çok iyi bilirdi. İslâm âlimlerinin noksanlığını üç maddede analiz etti:

HAYATIN İÇİNE GİRİN

1. Muhterem Erbakan, konuyu ilim insanlarına şu örnekle açıkladı:

“Yolda giderken bir hasta yolda düşmüş, ilâç bekliyor. Bizim âlimimiz hemen gelip hastaya ilâç vermesi lâzım. Öyle yapmıyor. Ne yapıyor? Şu ilerideki hastanede, bu hastalığın müessir maddeleri vardır, diyor. Varsa ne oluyor, hasta ölüyor. Sen trafik memuru gibi yer gösteriyorsun! O âlim önce doktor olacak. Sonra, eczacı olacak; o ilâcı verecek, hasta iyileşecek. Sonra hasta bakıcı olacak; hastanın ağzına o ilâcı verecek, hasta iyileşecek. Karşıdaki eczaneyi göstermekle hasta iyi olmaz.”

Bir şeyi yalnız anlatıp açıklama yapmakla eser ortaya çıkmaz. İşin bir teşhis tarafı olduğu gibi; ondan sonra gelen tedavi aşaması da var. İşte, buna ilmin faydalanılan şekle dönüşmesi diyoruz. Erbakan Hoca, bu anlamda ilim insanlarına şu uyarıyı yaptı:

“Bu milletin dertleriyle dertlenin. Araştırmalarınızı bu insanların ıstıraplarına ilâç olacak şekilde yapın. Dünyaya inin dünyaya! Hayattan kopuk din olmaz.”

2. İlmin malumat safhasından meyve verme dönemine gelinceye kadar geçirdiği kademeler var. Projeden eser verme noktasına ulaşıncaya kadar!. Erbakan Hoca bunu saray ve bina benzetmesi üzerinden şöyle anlatır:

“Ben bir kitap yazdım, diyor ulemadan bir zat. Ne oldu, kütüphaneye koyduk. İnsana o zaman bir faydası olmuyor ki! Müslümanlıkta şûrâ çok faydalıdır. İyi, güzel de kardeşim! Hangi devlet düzeninin neresinde senin bu söylediğin işe yarayacak?”

ÂDİL DÜZEN GEREKLİ

ERBAKAN Hoca, bir işin bütününü düşünerek, projelendirerek parçalar üzerinde çalışma yapılmasını söylerdi. Önce plan, sonra o plan üzerine oturmuş eser! Gerisini Hoca’dan dinleyelim:

“Bu iş şuna benziyor: Şurada bir saray var. Bu saray nasıl yapılıyor? Önce bu sarayın bir projesi var. O taslağın projeye göre kapısı, penceresi var.”

Peki, bizim ilim adamlarımız neyle meşgul?: “Bizim ulemamız kapı yapıyor, ambara koyuyor; merdiven yapıyor, ambara koyuyor; pencere yapıyor, ambara koyuyor. Bir gün saray yapılırsa, işe yarar diye! Ambar dolmuş, içinde barınacağımız saray yok.”

Yalnız saray mı?: “Evin projesi yok; ekonomik düzenin projesi nerede? 100 lira olan ekmek (TL’den 6 sıfır atılmadan önce), faiz sebebi ile 300 liraya satılıyor. Ne olacak? Ne yapıp da bu ekmek 100 liraya düşecek? Proje yok. Dersini çalışmamış. İnsanlık bunun için ıstırap çekiyor.”

Erbakan, önce projenin hazırlanmasını, sonra da insanlık için Âdil Düzen’in kurulması gerektiğini anlatır:

“İnsanlara saadet getirecek düzen nasıl olacak? Şunun bir projesini koy! Önce projeyi sağlam hale getirelim. Sonra o projeye göre kapıları, pencereleri yapalım. Binayı kuralım; içine fakir fukarayı koyalım. İnsanların duasını alalım. Allah razı olsun, siz şimdiye kadar neredeydiniz, dedirtelim. Biz ekmeği 300 liraya alıyorduk; şimdi 100 liraya alıyoruz, dedirtelim. Ambara kapı, pencere koyarak insanların derdine çare bulamayız.”