Büyük davaların tarih boyunca hep var olmuştur. Toplumlar, dava mensupları vazgeçmediği sürece dönüşür ve nice zalimler en hayırlı işleri yapan mücahitler haline gelir. Kolay değildir, hiçbir zaman da kolay olmamıştır. İmtihandır nihayetinde ve bazen çilekeş dava mensupları yorulur, ümitler yitirilmeye başlar, “Cenab-ı Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye sorulmaya başlanılan zamanlarda başlar genelde en güzel günler. Her zorluktan sonra bir kolaylık, her gecenin ardında aydınlık vardır. Erbakan hoca işte böyle bir zamanda çıktı siyaset sahnesine. “Davamız, İslâm davasıdır” diyerek atıldı öne, hem de tek başına. Herkes hayretler içerisindeydi ama o kimseye aldırmadan, çağın diliyle, insanların anlayacağı şekilde İslâm’ı anlatıyor, Müslümanın sahip olması gereken siyasi şuuru aşılama adına var gücüyle koşturuyordu.
“Bir insan her anını yalnız rızayı İlahiyi gözeterek nasıl yaşayabilir?” sorusunun cevabını veriyordu, anlatarak ve yaşayarak. Tek gayesi, Allah’ın (cc) rızasını kazanmaktı. Peygamberimizi (sav) örnek almış, onun aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bu yangınla yaşayan ve yaşatan bir dava adamıydı o. İslâm’ın bir hayat nizamı olduğunu, kâmil ve şamil bir din olduğunu, hayatın her alanını kapsayan, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan son Hak din olduğunu, namaz ve oruç gibi bir takım bireysel ibadetlerden ibaret olmadığını, biz hep Erbakan hocadan öğrendik. Tek bir hedefle yaşadı; “Hak nizamı hâkim kılmak.” Âlemleri ve bütün İnsanları yoktan var eden Allah’ın emir ve yasaklarına uygun bir düzen kurma arzusuyla çalıştı. Sadece Müslümanların değil, inanmış, inanmamış bütün insanlığın saadeti için çalıştı. “Milletimizin saadet ve selameti için, bugünkü köle düzenini bir an evvel yıkmak için bütün gücümüzle çalışacağımıza söz veriyoruz” diyerek meydanlarda haykırdı ve milyonlarca insandan söz aldı. Milyonlarca insanı yalnız Allah (cc) rızası için çalıştığına dair şahit tuttu. Çünkü Erbakan hoca hesap gününü, mahşer meydanını görüyor gibi çalışıyordu.
Hak nizamı kurmak ve yürütmek için bütün gücümüzle çalışmak zorunda olduğumuzu anlatırken aynı zamanda hep birlikte ve teşkilatlı bir şekilde çalışacağız diyordu. İlk defa İslâm’ın özü olan cihat ibadetinden bahseden kişiydi Erbakan hoca hem de bir makine mühendisi olarak. Cihat ibadetini en büyük ve en önemli ibadet olarak anlatırken tarifini ve tanımını da yapmayı atlamamıştı. Çünkü tarif ve tanımı bilinmeyen bir ibadetin gerçekleşmesi söz konusu değildir. Hiçbir şeyi ezbere yapmayan Erbakan hoca cihadı da ezbere yapmamıştı. Akıl, mantık, ikna ve hikmet üzere cihat ediyordu. Atalarımız kalem kılıçtan üstündür demişti, o ise bunu göstermişti. Merhum Mehmet Akif “Asım’ın nesli” demişti, o ise Asım’ın neslini inşa etmişti. Merhum Necip Fazıl “bir gençlik” demişti, o ise milyonlarca genç yetiştirmişti. Erbakan hoca tarihe, okuyan, araştıran, düşünen ve aynı zamanda yaşayan bir adam olarak geçti.
Bütün insanlığın kurtuluşunun ancak İslâm dini ile mümkün olduğunu her platformda, herkesin anlayacağı dilde, hikmetle ve aşağılık kompleksine kapılmadan anlatıyordu. İslâm’ın Allah yapısı son Hak din olduğundan ve mükemmeliyetinden, İslâm dinine hiçbir şeyin eklenemeyeceğinden ve ondan hiçbir şeyin de çıkarılamayacağından bahsediyordu. En dikkat çekici mesajlarından biri de şuydu: “Milli Görüş davası için çalışmak herkese nasip olmaz. Zafer ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır, ister yan gelin yatın, isterse gecenizi gündüzünüze katarak çalışın, bu davanın zafere ulaşacağı zamanı ne bir an öne alabilir, ne de bir an geciktirebilirsiniz. Bütün mesele bu şerefli davada nasıl bir imtihan vereceğimizle alakalıdır. Hesabınızı ona göre yapın.”