Siyaset yapmanın olmazsa olmazları vardır. Ekseriyete dayalı bir sistemin sizi yönlendireceği yer çoğunluğun teveccühünü kazanmayı amaçlamaktır. Bu durum aslında popülizmi doğursa da iyi kullanıldığında müşterek bir uzlaşma zeminini de ortaya çıkarabilir. Popülizme doğru yol alırken kullanılan bazı argümanlar vardır. Din, vatan, bayrak, kimlik, kutsallaştırılan kavram ve kişiler bu serüvende hoyratça kullanılır. Buradan düşmanlıklar üretip toplumun büyük çoğunluğunun desteğini alabilmek her zaman popülist siyasetin temel amacı olmuştur. Bunları anlatırken varmak istediğimiz yer aslında farklı toplumsal kesimlerin endişelerinin kaynağına atıf yapmaktır.

Popülist siyasetin düşman algısı sadece oyların bünyesinde toplanmasıyla sonuçlanmıyor. Farklı toplum kesimlerinin aralarında aşılmaz psikolojik duvarlar da örüyor. Düşmanlaştırılmış taraflar karşılıklı olarak hem birbirlerine karşı kin duymaya hem de birbirlerinin gücünden endişelenmeye başlıyor. Çünkü gücü eline alan taraf içinde büyüttüğü kinle hareket etmekten kaçınmazken ya da bu şekilde hareket edeceğini hissettirirken gücü kaybeden taraf da bundan dolayı endişeye kapılıyor. Elbette bu endişeler daha önce gücün merkezinde yer alanlar için geçerli değil. Daha çok psikolojik üstünlüğün rahatlığını üzerinde taşıyan sosyolojik tabanın savunmasız kalmasından kaynaklanıyor.  

Son dönemde konuşulan meselelerin başında muhafazakârların endişesi geliyor. Çünkü 20 yıllık bir yönetimin ardından iktidarın el değiştirme ihtimali bazı korkuları beraberinde getirdi. Bu dönemin nimetlerinden olabildiğince faydalanan gücün merkezindeki kesim için bu nimetlerin kaybedilmesi bir korku oluştururken sosyolojik taban içinse daha anlaşılabilir endişeler ortaya çıkıyor. 90’lı yılların sonu ve 2000’li yılların başında iki büyük sorun vardı. 28 Şubat ara rejiminin uygulamaları ve ekonomik kriz.

Mevcut yönetim 28 Şubat uygulamalarına ve ekonomik krize bir tepki olarak işbaşına geldi. İlk dönemlerde neoliberal politikalarıyla birlikte görece oluşan rahatlama son yıllarda fazlasıyla kaybolsa da istikrar vurgusu hâlâ önemli bir yer tutuyor. Halkın içselleştirilerek fakirleştirilmesi aslında ekonomik krizin boyutlarını algılamasını engelliyor. Daha kötüsü üzerinden durum tespiti yaptığı için istikrarın bozulmasından endişe ediyor.

28 Şubatın yasakçı uygulamalarına maruz kalan kitlenin bu dönemde önemli rahatlamalar elde ettiği malum. Yasak başka alan ve kesimlere kaysa da bu sosyolojik taban açısından hissedilmiyor. Ama diğerlerinin bundan duyduğu rahatsızlığı da görebiliyorlar. Dile getirilen bu rahatsızlığın sosyolojik tabanı hedef alan sivri çıkışlarının propaganda aracı olarak kullanılmasından dolayı geneli temsil ettiğine dönük inanç oluşuyor. Bu yüzden bu rahatsızlığın iktidar değişiminde kendileri açısından eskiye dönüş şeklinde olacağı endişesini taşıyorlar.

Yazımızın başında ekseriyet sisteminin doğuracağı iki sonuçtan bahsetmiştik. Mevcut muhalefet, iktidarda söz sahibi olmak için popülizme başvurarak üretilen düşmanlıklarla mücadele etme yöntemini seçerse ekseriyeti ikna edemeyeceği aşikâr. Bu yüzden en isabetli olanı tüm toplum kesimleriyle uzlaşma zeminini bulmaktır. Bu hem muhalefete iktidar olma şansı açarken hem de toplumsal ahenk ve huzur da sağlanmış olur. Zaten iktidar olmanın temel amacı tüm toplumsal kesimler için bir sözünün olması değil mi?