Güvenlik duygusu insanın temel duygularından birisidir. İnsanı yaşamında huzurlu kılan bulunduğu ortamda kendisini emin hissetmesidir. Bu anlamda şehrin tarihi misyonu önemlidir. Asayişin ve güvenliğin merkezi tarihi seyir içerisinde şehirler olmuştur. Şehrin güvenliği her ne kadar kolluk kuvvetlerle sağlansa da, asıl şehri güvenli kılan şehrin ferdi, toplumsal ve mekânsal çevresidir. Ferdi çevreden kasıt aile, toplumsal çevreden kasıt cemaat, vakıf, STK gibi yapılar, mekânsal çevreden kasıtsa mahalle ve site gibi alanlardır.
Aile toplumsallığın merkezidir. Kişinin kendisini en fazla güvende hissettiği yer aile ortamıdır. Aile efradı ailenin bütün mensuplarının tavır, davranış ve yetişmesinden mesuldür. Bu bakımdan kişinin sığınacağı, kendisini mutmain kılacağı ve güvende hissedeceği ilk yer yuvasıdır yani ailesidir.
Aynı şekilde bir toplumsal yapıya aidiyet gösteren kişiler için bu yapılar hem fertlerin toplumsallaşmasında, hem de kişinin kendini emin hissetmesinde önemli bir vazife görür. Bir cemaate, vakfa ya da STK’ya mensup kişinin kendini emin hissetmesi o toplumsal yapının dayanışmasından geçer. Kişi hayatın diğer alanlarında da mensubu olduğu toplumsallığın izlerini taşımak zorunda kalır. Böylece bu toplumsal yapılar kişiyi dış etkenlerden korurken aynı zamanda kendi mensuplarının dışarıyı olumsuz anlamda etkilemesinin de önüne geçer.
Mahalle tarih boyunca şehirler için büyük önem arz etmiştir, adeta şehirlerin kalbi durumun olmuştur. Kişi için şehrin merkezi mahallesiydi ve bu şekilde kişi ile mahalle arasında bir aidiyet duygusu olurdu. Böylece mahalle sakinleri birbirini sahiplenir ve her fert kendini bu ortamda güvende hissederdi. Çünkü komşunun elinden ve dilinden emin olacağına inanılırdı. Aynı zamanda mahalle sakinleri bu sahiplenmeye bağlı olarak dışarıdan gelen tehlikelere karşı birbirlerini korurdu.
Günümüz kent planlamasında artık mahalle pek bir önem arz etmiyor. Mahalleye anlam veren ve misyon yükleyen doku mevcut kentlerde yok.
Peki, mahalleyi ortadan kaldıran güç nedir?
İşte burada devreye mevcut kentlerin modern yapılaşmasındaki öncelikleri girmektedir. Ekonomik anlamda mahalle esnafı büyük tüketim mağazalarının baskısına dayanamayıp ekonomik hayattan çıkarken ticari merkezler bu mağazalara kaydı ve kaymaya devam ediyor.
Böylece mahalle merkezilik özelliğini yitiriyor. Sosyal ilişkiler zayıflıyor, hatta bir noktadan sonra yok oluyor. Apartman ya da site yönetimi toplantılarının dışında herhangi bir komşuluk ilişkisi kalmıyor. Mimari yapılaşma mahalleye izin vermeyecek şekilde yapılıyor. Artık site tarzı yapılaşma mahallenin yerini tutması için tercih ediliyor. Şehrin emin olma vasfı sitelerin içine hapsolmuş durumdadır. Çünkü sitenin güvenliği büyük duvar, güvenlik kameraları ve maaşlı güvenlik elemanları ile sağlanmaya çalışılıyor. Bu durum aslında şehrin güvenliliğini değil kaosunu bize göstermektedir.
Günümüz kentlerini kaosa götüren vasat, kentin insana insanın kente yüklediği karşılıklı anlamın neticesidir. Kent kurulumu itibariyle insanı duygularından arındırılmış mekanik bir meta olarak görüyor. İnsana fıtratının gerektirdiği yaşam koşullarını değil, kendi belirlediği yaşam koşullarını dayatıyor. Böylece insan duygusal tatmini ve ruhi dinginliği sağlayamıyor. Stres ve karmaşa insana hâkim oluyor. İnsan ise kenti beton ve asfalttan oluşan ölü bir mekân olarak görüyor. Bu şekilde duygusal ritimden arındırılmış kentler de sosyal hayatta kaosa neden oluyor.
Mekâna anlamını verenin insan olduğunu düşünürsek, her şey yine insanın elindedir diyebiliriz. Bu amaçla kentler insanların ortak duygu ve motivasyonlarını barındıran canlı mekânlar haline dönüştürülmeli ki, toplumsal sükûnet sağlanabilsin.