İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliğinin

düşünme yeteneği olduğunu ortalama bir kimse bile bilir ve söyler. Ancak

insanın bu yeteneğinin ayırdında olmak için bu tespitin yeterli olmadığı hemen

belirtilmelidir. Çünkü düşünme yeteneğine sahip olmak ile bu yeteneği

mahiyetine uygun kullanmak ayrı şeylerdir. Bir anlamda, hukuk alanında temel

bir kavram olarak yer alan hak ehliyeti ile fiil ehliyeti ayrımı, düşünme

olgusu bakımında da geçerli sayılabilir. İnsan, salt insan olması itibariyle

hak ehliyeti ne sahiptir; bunu varlığından, özünden ve kişiliğinden, istese

bile ayıramaz. İnsan olarak hak ehliyeti ne sahip olduğunun bilincinde olup

olmaması, bu olguyu değiştirmez. Tıpkı, gözümü kapattığımda, açıkken gördüğüm

ağacın yok olmadığı gibi. Hak ehliyetine bizatihi sahip olduğumun bilincinde

olmamam, onun yokluğuna delalet etmez. Fiil ehliyeti ise, hak ehliyetinin

gerçekliğe yansıtılması, eş deyişle bunun kullanılması ve ondan yararlanmadır.

Ancak bunun bir takım şartlara bağlı olduğunu söylemek gerekir. Bir anlamda hak

ehliyeti, fiil ehliyetinin kaynağı olduğu gibi, onun nasıl kullanılacağını da

belirlemektedir.

Anlaşılacağı üzere, insanın varlığından, özünden, insan

olma olgusundan ayırtılamayan düşünme yeteneği, mahiyetini ancak düşünce olarak

tezahür ettirdiğinde gerçeklik düzeyinde belirmektedir. Bir başka ifadeyle,

düşünme yeteneği kullanıldığı takdirde, ürün olarak düşünce biçiminde

gerçekliğe dönüşmektedir. İnsanın bizatihi sahip olduğu düşünme yeteneği,

kendiliğinden düşünce ürününe dönüşmemekte, onun, mahiyetine uygun harekete

geçirilmesi gerekmektedir. Sözgelimi düşünme yeteneğinin harekete

geçirilmesinde bir maksat güdülebilmesi için, insanın da öncelikle bir maksada,

eş deyişle bir amaca yönelik olması şarttır. Bu amacın bilinçli olarak

belirlenmesi imkan dâhilinde olduğu gibi, el yordamıyla belirlenme olasılığı

öngörülmüş olabilir. Bu durum, insanın varoluş sorununa varıp dayanır.

Dolayısıyla düşünme yeteneğinin mahiyetinin açık seçik kavranılması için,

düşünce ürününün oluşumuna bakmak bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

Bunun öncelikli şartının belirli bir yöntem olduğunu söylemekle yetinelim

şimdilik.

Sık sık düşünce, bilgi, bilim ve kavramsal düşünme

olguları temelinde bir sorunsala işaret etmeye çalışmıştık. Genel olarak da,

Müslüman toplumların nice bir zamandır bu tür sorunlar ile karşı karşıya

bulunmalarına rağmen, sorun tespit etmede yetersizlik içinde bulunduklarını

ihsas etmeye çabalamıştık. Elbette bu durumun farkında olan, pek az sayıda

bulunsalar da vardır. Ne var ki, bu durum belli bir sistem haline

getirilememiştir. Müslüman halkların sorunu da burada düğümlenmektedir. Ancak

yanlış bir yaklaşımla sorun inanç düzleminde aranmakta ve bu arayış

bağlamından kopartıldığı için, özsüz bir kalıba indirgenmektedir. Rahmetli

Necip Fazıl bu durumu kaba softa ham yobaz metaforu temelinde ifade etmiş ve

mücadelesinin en önemli ayağından biri olduğunu ısrarla vurgulaya gitmişti.

Sezai Karakoç un Diriliş kavramı, öncelikle, düşünme yeteneğinin yeni bir yol

ve yordam temelinde, üstü örtülmüş ya da rikkati tavsatılmış amacının belirgin

hale getirilmesini simgeliyordu.

Özetle, düşünce yoksunluğunun, eş deyişle düşünce

üretimsizliğinin başat nitelikte ortaya çıktığı dönemlerde, düşünme yeteneğine

sahip olma bilinci de tam olarak kendini gerçeklik düzeyine yansıtamaz.

Dolayısıyla insan, kendi varoluşunun neden ve amacını kavramada, açılamada,

yorumlamada ve değerlendirmede yetersiz kalır, hatta yoksunluğa düşer. Müslüman

halkların bir kısmının evini, ocağını, çevresini, köyünü, kasabasını, kentini

ve yurdunu terkederek, Batı ülkelerinden birine kapağı atmak maksadıyla ölüm

yolculuğu na çıkmaları, düşündürücü ve çarpıcı bir durumdur. Ülkemizde,

gerçekten rastlanmamış boyutta bir siyaset mücadelesinin sergilenmesi,

düşündürücülüğünden önce utanç verici bir görünüştür. Bir inanç sistemi, bir

dünya görüşü, bir ideoloji ya da herhangi bir felsefi öğreti, kendi mahiyetini,

farklılığını ve özelliğini göstermek için siyaset alanına bakmak durumundadır.

Çünkü düşünce ürünü orada somutlaşır, gerçeklik kazanır.