Geçenlerde, otuz yıla yakın çalıştığım Marmara İlahiyat’a bir vesileyle uğramıştım. Değerli dost, İslam Felsefecisi Prof. Dr. Ali Durusoy ile karşılaştım ve bir süre sohbet ettik. Asıl alanı mantık olmakla birlikte felsefi düşüncenin, aynı zamanda İslam düşüncesinin sorunları üzerinde gün gün vukufiyetini geliştirip derinleştiren Durusoy, söz arasında şöyle bir dikkatini dile getirdi. İlkçağ Atina’sının “Agora” meydanında, birbirine karşıt düşünceleri temsil eden kişilerin, yani filozofların ve çeşitli okulların yan yana faaliyette bulunduklarını hatırlattı.

Gerçekten Agora Meydanı’nın çeşitli yerlerinde farklı görüşlere sahip kişiler dersler yaparak düşüncelerini açıklamışlar, tartışmalara girişmişlerdir. Kinizm’in (Osmanlıca’da “Kelbiler”) temsilcisi Antisthenes’in yaşlılığı döneminde Sokrates öğrencileriyle, bu arada Platon ile ziyarete bulunurlar. Zenon, Kıbrıs’tan gelerek Agora’da bir sütunun dibinde ders verdiği için okulu “Stoa Poikile” (Revaklı Sütun), kısaca Stoa olarak isim yapacak ve önemli bir felsefi okul olarak sonraki yüzyıllarda, özellikle Rönesans döneminin ahlak, hukuk ve siyaset felsefelerinde kaynaklık işlevi görecektir.

Sanıyorum, İslam dünyasındaki çatışmaların, çekişmelerin verdiği bir duyguyla, eski Atina’daki birbirine karşıt görüşlerin birbirini yok etmeye yönelmeden yan yana varlıklarını sürdürmelerinin dikkate alınarak değerlendirilmesinin önemini işaret etmek istemişti Durusoy hoca.

Kuşkusuz, insani bir etkinlik olarak düşünce olgusu, salt oluşum süreci itibariyle birlikte var olma ve yaşama imkânını ve ihtimalini içkin olarak bir görünüm sunar. Bir anlamda gerçeklik düzlemine geçmeden önceki safhada düşünce, deyim yerindeyse “nötr” bir nitelikte görünür. Ancak gerçeklik düzeyine, bir başka ifadeyle, insani hayata ve kendi hayat safhasına geçtiği anda düşünce olgusu, farklı nitelikleriyle tezahür eder. Bir anlamda düşünce olgusu, zaman ve mekan şartlarında kendi hayatını oluşturmaya, etkinliklerde bulunmaya başlar. Genel anlamı itibariyle, hayat dediğimiz olgu, nasıl “mücadele” adını verdiğimiz bir süreçte oluşumunu sürdürür ve tamamlarsa, düşünce olgusu da hayat olgusuyla ilintide olduğu andan itibaren benzer süreci izler, diyebiliriz.

İlkçağ Atina’sına bakarken, Sokrates’in idam edilmesini, Sofizm’in kurucusu Protagoras’ın kitaplarının yakılmasını ve kendisinin muhakeme edilmekten kurtulmak için kaçışını, karmaşık nedenler dolayısıyla Aristoteles’in okulunu kapatıp Assos’a (bugünkü Behramkale) geçişini de göz önünde bulundurmakta yarar vardır.

Sorunu, sadece düşüncenin oluşum süreciyle kısıtlamadan etkinlikte bulunmaya başladığını hesaba katarak, insan ve toplumun barış, güvenlik, huzur ortamını nasıl sağlayabileceğidir. Kuşkusuz, bunun pek kolay olmadığı açıktır. Üstelik düşüncenin oluşum süreci, belirli birtakım inançları, ahlaki ilkeleri içermiyor ve bunları düşünce olgusunun varlığı kadar önemsemiyorsa, çatışmalar, savaşlar kaynaklarını ve gerekçelerini düşünceye dayamaktan geri durmazlar, durmamışlardır. Kaldı ki, bizzat “düşünce”, Isaiah Berlin’in deyişiyle, “devrimci” bir etkinliktir. Düşünce, savaşların, çatışmaların kaynağı olabileceği gibi tam aksine barışın, güvenliğin, huzurun ve mutluluğun sağlanmasında da birincil kaynak olabilir. İslam ülkelerinde düşüncenin bu olumlu yönünün yeterince işlenmemesi olabilemez mi