Protestanlık. 16. Yüzyıl Avrupası kendisinden sonraki
tarihsel süreçlere etki edecek bir gelişmeyi beraberinde getirdi. Bu
gelişme Yunanca katholikos sözcüğüden
türetilen ve Türkçe karşılığı evrensel olan Katolik Kilisesi tahakkümüne karşı
bir başkaldırıyı ifade ediyordu. Martin Luther ve Jean Calvin gibi isimler
hemen herşeye müdahil ve yegane tanzim edici bir yapı olarak varlığını sürdüren
Katolik Kilisesi’nin otoritesini fikri olarak protesto etmişler yeni bir
Hıristiyanlık anlayışını savunmaya balşamışlardı. Bu yeni anlayış içinde
anarşist bir tutumu da ihtiva etmesi bakımından oldukça önemliydi. Kilise
kurumlarını reddeden, kişisel bir din algısını meydana getiren protestanlık
yorumu merkeziyetçi anlayıştan uzak, kurumsallaşmamış bir fikri va’z ediyordu.
Ve modernizim. 19. Yüzyıldan günümüze yayılma alanını ancak
belli bir dinle ve hakim kültürle sağlayabilen bir felsefe, bir yaşam tarzı
olarak sahnede. Bazılarınca “çağın dini”
olarak ifade edilen modernizm konusunda kafa yoran Abdurrahman Arslan konuyu
irdelerken “modernizmi var eden bizzat Hıristiyanlığın rahmidir” diyor.
Modernizmi meşrulaştıran temel unsurun Protestanlık tecrübesi olduğu tespitini
yapan Arslan, modernizmin gelenek ve din olamadan kendini kuramayacağını
söylüyor, ve ekliyor “Bizde Kemalizmin başarızıszlığının en büyük sebebi budur.
Çünkü o toplumun değerlerini, dinini reddderek toplumu modernleştirmeye
çalıştı. Oysa din olmadan, toplumun geleneği olmadan bir topluımu
modernleştirmek mümkün değildir. Modernlik din ve gelenekle bir sentez kurar,
kendini inşa etmek için.”
Modernizmin doğuşuyla beraber yeni bir tarihsel algının da
ortaya çıktığını görüyoruz. Genel itibariyle zaten birbirinden bağımsız olmayan,
hatta birbirine içkin olan batı düşüncesindeki pozitif belirlenimci düşüncenin
modernizmin tarih algısının merkezini teşkil ettiği rahatlıkla ifade
edilebilir. Modernizm doğana kadar
toplumlar, kendi inançları perspektifinden tarih okuması yaparken o saaten
sonra, kötüden iyiye doğru ilerleyen, sürekli gelişen, mükemmele doğru akan bir
algıya kendilerini kaptırmıştır demek mümkün. Bu yeni algı yeryüzünde bir
cennetin kurulacağı ütopyasını da resmediyor. Profan bir yaşamı destekleyen
modermizmin tarih algısı toplumların bilinçlerindeki ahiret düşüncesini de
ciddi anlamda yıprattı. İşte bu algı son iki yüzyılda tarihin ezber bozan bir
anlayışla okunmasına zemin hazırladı. Toplumlar kategorize edildi; bir kısmı
primitif/ilkel olarak kabul edilirken bazılarıysa gelişmişlik payesini göğsüne
gururla taktı.
Modernizm ortaya çıktı süreçte pozitivizmin de etkisi de
sürüyordu. Pozitivizmin bilimsel verilerin hayata ışık tutacağı önermesi yeni
bilim dallarının oluşmasında da belirleyici bir faktördu. Modernizm yukarıda
sözü edilen toplumların tasnifine yol açarken pozitivist düşünce, işi bilimsel
bir düzleme çekerek yeni sözler sarf etmenin peşindeydi. Tüm bu unsurlardan
beslenen Avrupalı entelektüeller endüstri toplumlarının gelişimi inceleyen bir disiplin olarak
sosyolojiyi sistematize ederken daha sonradan oluşan sosyal antropolji, yapılan
tasnifte “ilkel” olarak tanımlanan toplumların yaşam biçimlerine dair bilgiyi
arıyordu. Bilimsel tanımlarına bakıldığında birbirine hayli yakın görünen bu
iki bilim içeriğine girildiğinde ise batı düşüncesindeki çaprıcı bir paradoksu
da rahatlıkla görebiliyoruz.
Pozitivizim kutsadığı bilimin kendi içindeki paradoksları
onun mutlaklık iddiasına gölge düşürüyor. Bu noktada yukarıdaki sosyoloji,
sosyal antropolji ayrışmasına dönelim. Daha metodoloji aşamasında birbirinden
ayrılan bu iki disiplinden ilk olan sosyoloji genellemeler yaparak, istatistiki
verileri kullanarak toplumun dönüşümüne ilişkin tespitlerde bulunurken, sosyal
antropolji ise ilkelllikten “çağdaş toplumlara” doğru evrilen insanın,
topluluklar içindeki seyrini ele alıyor. İşte tam bu nokta insan ve toplum
konusundaki tanım problemlerini bir kere daha gözler önüne seriyor. Zira
düşünen ve konuşan hayvan olarak tanımlanan insanın evrimi(!) ve bu evrim
sonunda ulaşacağı gelişmişlik menzili ancak bir toplumu inşa eder batılı zihne
göre.
Peki şu durumda hangi perspektiften bakacağız topluma
Sosyolojinin iddia ettiği, istatistiksel verilere dayanan, tüm toplumlar için
doğru ve meşru kabul edilen(! ) bilgiler üzerinde mi toplumu tanımlayacağız
yoksa sosyal antropolojinin öğüdünü tutarak ilkelllikten gelişmişliğe doğru yol
alan bir istikamette mi inceleyeceğiz kendimizi
Diğer bir soru işareti de bu displinlerin parametreleri
konusunda kuşkusuz. Sosyoloji ve sosyal antropoljinin kategorize ettiği
kitlelerin elindeki ölçü ne ve daha önemlisi neye göre belirlenmiş Bu
soruların yanıtına baktığımızda büyük bir küstahlıkla karşı karşıya geliyoruz.
Zira batının zaviyesinden, kendisinin imal ettiği, kendi gözlükleriyle dünyaya
baktığı bir ölçütler zincirinden başkası değil gördüğümüz. Batının kendi
ürettiği, kendi anlam dünyası içinde zenginleştirdiği bir formdur bu. Diğer
insanların bu değerler bütününe herhangi bir katkısının olmadığı bir form. Geri
kalmış toplumların zaten katkıda bulunmaya muktedir olmadıkları bir form...
Devam edeceğiz...