Bugün, yıldızlar bir başka parlıyor sanki. Ilık bir

rüzgâr, bahar şarkılarını söylercesine esiyor. Sabaha gözlerimi araladığımdan

beri, kalbimi vuslata açtığımdan beri, yüzüm bir başka gülüyor bugün.

İçimde alev alev yanan sevda nârıyla düşüyorum yollara.

Her şeyi bırakıyorum geride. Anadan, yardan, yarenden geçiyorum bu sevda için.

Evimden, düzenimden, uykumdan, sağlığımdan geçiyorum. Çünkü en büyük aşka

yürüyorum.

Upuzun bir yol var önümde, yürüdükçe artan. Eğip başımı

önüme, onu ilk göreceğim anı hayal etmeye çalışıyorum. Hiç kaldırmıyorum

yerden. Çünkü bir anda görmek istiyorum onu. Bir anda karşılaşmak ve heyecandan

kalbimin duracak gibi atmasını istiyorum. Güzelliği gündemime bir yıldırım gibi

düşsün, belleğime kazınsın ve bir daha da hiç silinmesin istiyorum.

Yürüdükçe yaklaştığımı hissediyorum ve ona yaklaştıkça

ardımda bıraktığım dünyadan uzaklaştığımı Sonra mis gibi bir rayiha

doluveriyor içime. Vuslat böyle güzel mi kokarmış diyorum ve artık kokuyu takip

etmeye başlıyorum. Hâlâ başım önde, adımlarımı kalbimin ritmine uydurmaya

çalışarak biraz daha hızlanıyorum. Çünkü nicedir beni bekliyor biliyorum. Daha

fazla bekletmemek için yürümüyor koşuyorum sanki. Gitgide yaklaştığımı, her

yanı saran kokudan anlıyorum. Evet, artık vakit gelmiş olmalı diyor ama

başımı yine de kaldırmıyorum yerinden. Biraz daha, biraz daha diye zorla

yerinde tutuyorum kabaran yüreğimi. Sağıma soluma bakıyorum, benim gibi kalbi

yanan sevdalılarla dolu vuslat yolu. Herkes ayaklarına hükmetme derdinde daha

hızlı olsunlar diye. Herkes biran evvel sevdalarına kavuşma derdinde.

İşte o an. Vakit vuslat vakti Vakit onunla karşılaşma

vakti. Onu doya doya izleme, koşup kucaklaşma vakti. Ve işte, bütün

güzelliğiyle orada duruyor. Tam da karşımda, açmış kollarını beni bekliyor. O

kadar çok kişiyi basmış ki bağrına, Haydi sen de gel diyor. Bakıp kalıyorum

öylece. Hem gözlerime, hem kalbime dolan güzelliğiyle sarsılıyor bedenim. Adım

atamayacak kadar güçsüz kaldığımı hissediyorum. Yürürken provasını yaptığım,

ilk karşılaşmamızda söyleyeceğim şeyler uçup gidiyor aklımdan. Güzelliği ve

görkemi beni benden ediyor. Durup hiç kıpırdamadan öylece bakıyorum. Karar

veremiyorum bir türlü, yerimde kalıp doya doya güzelliğini mi izlesem, yoksa

koşup sarılsam, kokusunu içime mi çeksem

Sonra bırakıyorum kendimi kalabalığın arasına. Artık ne

ayaklarım benim emrimde, ne düşüncelerim. Gözlerimi, kalbimi, hislerimi ona

kilitleyip, gelişimin aksine, olabildiğince yavaş yürüyorum. Çünkü onu

izliyorum. Onun simsiyah örtüsündeki azameti, onun milyonların sevdasını içine

sığdırdığı heybetini izliyorum. Sonra birden bir ürperti kaplıyor içimi.  Durduramıyorum yaşları, ömrü boyunca gördüğü

en büyük güzelliğe ağlıyor gözlerim. Sevda ürpermekmiş diyorum Önce hasretten,

sonra vuslattan...

Sonra yeryüzünün merkezi olan Kâbe ile benliğimin merkezi

olan kalbimi yan yana getirip yürümeye başlıyorum etrafında. Bir dilenci, bir

mecnun gibi döndükçe dönüyor ve yardım dileniyorum, kulluk dileniyorum.

Ben O nun beytine bakarken, O da benim kalbime bakıyor

ya; utanıyorum günahlarımdan. Sonra eğiyorum başımı yere, bakamıyorum,

konuşamıyorum. Sonsuz rahmetine sığınıyor ve kaçamak gözlerle dönüyorum

Kâbe me. Bu sevda bakmadan daha çok yakıyor çünkü.

Nasıl böyle güzel olabildiğini düşünüyorum, nasıl

herkesin içini farklı bir odla yaktığını. Bir güneş gibi orada durduğunu, ısı

ve ışığından hiç eksiltmeden herkesi ısıttığını, her yeri ışıttığını. Bunca

farklı rengi, bunca farklı dili nasıl bir aşkla etrafına topladığını...

Evet, İslam kardeşliğini burada çok daha iyi kavrıyor

insan. Milyonlar tek yürek olmuş, aynı amaç için, aynı sevda için atıyor

burada. Öyle bir kalabalık ki, sanki mahşerin provası. Herkes sevgi dolu

birbirine; ne dünya hırsı var yüzlerde, ne menfaat. Ne bir unvan var isimlerin

önünde ne makam, rütbe. Herkes kulluk derdinde, her kalp arınma telaşında.

Bakıyorum, kıyafetler hep aynı, çehreler hep birbirine benziyor sanki. Zenginle

fakir, yaşlıyla genç aynı hizada. Rabbimizle, Rabbimizin beytiyle ve günde beş

vakit secdelerimizde buluştuğumuz kardeşlerimizle kucaklaşıyoruz, kaynaşıyoruz.

Maddi ve manevi bütün ayrıcalıkları hiçe sayan, efendi ile köleyi, ezilen ile

ezeni aynı ortamda buluşturan İslam a ve din kardeşliğine bir kez daha

şükrediyorum bu tabloyu görünce.

Sonra gözüm bir şeye takılıveriyor. Aman ya Rabbi!

Kâbe nin simsiyah örtüsüne yapışmış ve yerinden hiç kıpırdamayan küçük bir

kelebek... Ben her dönüp geldiğimde onu aynı yerinde buluyorum. İçimdeki

ürperti gittikçe artıyor. Zaten bir günlük olan ömrünü Rabbine adamış küçücük

bir can, küçücük bir sevdalı.

Bir kez daha utanıyorum kendimden. Kaç yıllık koskoca

ömrümün ne kadarını O na adadığımı soruyorum kendime. Cevap veremiyorum.

Yılların pişmanlığı ve günahlarımın ağırlığı altında eziliyorum sanki. Hem

aşkla, hem pişmanlıkla, hem utançla yorgun düşmüş yüreğimi elime alıyor ve

sunuyorum Rabbime. Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Buyur Allah ım buyur! Emrindeyim

buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Şüphesiz hamd Sana mahsustur. Nimet de

Senindir, mülk de Senin. diyerek geldiğim bu mübarek beldede; kiriyle, pasıyla

bırakıyorum O nun merhametine. Beni kabul et diyebiliyorum sadece. Beni kabul

et, beni evine kabul et, beni kulluğuna kabul et, beni rahmet ve merhametine

kabul et... Ne olur kovma beni kapından. Senin uğruna, Senin adınla, beni

benden et...