NOT: Yazının tamamını anlamadan ve önceki yazılarımızı dikkate almadan değerlendirme yapmayınız.
Cihad beye…
İmam Âzam merhumun, İslam siyasi ve ilmi geleneğine en büyük katkısı; “iman-amel” ayrımıdır diyebiliriz. Ehli Sünnet akaidinin en temel prensibi olan bu husus İmam Maturîdî tarafından sistematize edilerek sürdürülmüştür. Buna göre;
Mümin; iman esaslarını, Efendimiz SAV’in nübüvvetini, İslam dinini, farzları ve haramları kabul etmektir. İman esaslarından birini veya birkaçını, farzları ve haramları inkâr eden kişinin ise zerre kadar imanı yoktur.
Farz-vacip ve haram-mekruh ayrımı: Farz, ameli ve idari olarak yapılması zorunlu olduğu gibi farzı inkâr eden de mümin kabul edilmez. Oysa vacibin terkedilmesi uhrevi veya idari ceza gerektirirken vacibin inkâr edilmesi, kişiyi iman dairesi dışına çıkarmaz. Aynı şekilde Hanefiler, mekruh ve haram ayrımı ile Allah ve Resulü tarafından kesinlikle yasaklanan işleri haram kabul etmişler ve haramı inkâr edenleri de tekfir etmişlerdir. Diğer taraftan hakkında kesin hüküm olmayan yasaklar mekruh; mekruhu helal kabule edenler ise günahkâr mümin olarak kabul edilmiştir.
Farzı farz, haramı haram kabul ettiği halde farzı terk eden/terk ettiren veya haramları işleyen/uygulayan/uygulatan kişiler de yine tekfir edilmemiş; günahkâr mümin olarak kabul edilmiştir. Bu durumda örneğin faize ve zinaya bulaşan kişiler mümindirler.
İman-amel ayrımının bir diğer yansıması ise din-devlet ayrımıdır. Buradan kasıt, devletin; itikadi değil ameli ve idari bir mesele oluşudur. Yani bir başka ifade ile devlet kurmayan kişi kâfir değil günahkâr olabilir. Tam bu noktada laiklik tartışması gündeme gelmektedir. Bu durumda laiklik hakkında hüküm verebilmek için önce laikliği tanımlamak gerekmektedir.
Şayet laiklik; din düşmanlığı ya da dinsizlik olarak telakki edilip uygulanıyorsa bu asla meşru değildir.
Laiklik; devletin tüm inançları garanti altına alması ise İslam dininde zaten bu hükümler mevcuttur. İslam, kendisine düşman olmamak ve idaresine teslim olmak şartıyla tüm inançlara serbestlik tanır.
Laiklik; devletin/siyasetin dini/itikadi değil de ameli ve idari bir mesele olarak edilmesi ise; ehlisünnetin en temel vasıflarından birisi de Şiiler gibi imameti imanın bir parçası görmemesidir. Ömer Nesefî ve Taftazânî gibi alimlerin, akait kitaplarından imamet, halifelik ve siyaset meselelerini tartışmalarının sebebi ise; Şiilere cevap verme ve meselenin önemine binaendir.
Dinî kelimesinden kastımız; itikadi olmak yani inanca taalluk etmektir. İtikâdî anlamında kullanılan dinî meseleleri inkâr etmek, imana aykırıdır. Günah işlemek, farzları terk etmek, hukuk, siyaset ve iktisat gibi meseleler itikadî değil ameli ve idaridir.
İslâmî olmak ise; İslam dininde yani hadis, sünnet ve icmada, delili bulunmak demektir. Bu anlamda hayatın bütün alanları İslâmîdir. Ve bu yüzden İslâmî ve gayri İslâmi ayrımı yapılamaz. Gayri İslâmî kelimesi, ancak, İslam dinine uymayan meseleler için kullanılabilir. Fakat İslâmî olan her şey inançla ilgili değildir.
Bu yüzden her mesele için ayet ve hadis getirmek başka; bu meseleleri tartışmak ve karşı çıkmak başkadır. Bundan dolayı, mezheplerin, cemaatlerin ve kişilerin; kendi görüşlerini kabul etmeyenleri tekfir etmesi, İslâmî bir tutum değildir.
Bütün bu nedenlerden dolayı; siyasi ve ideolojik görüşler, ayet ve hadislerle delillendirirken dikkat etmek gerekmektedir. Her ne kadar işin ehli kimseler, meseleyi idrak edebilseler de işin ehli olmayan kişiler; mezhepleri, görüşleri, kişileri ve devleti kutsallaştırabilmektedir.
Gayri müslimlerle ilişkiler, imani değil ameli bir meseledir. Bu yüzden cihat etmeyen veya gayri müslim/ler/le işbirliği yapan kişi cezalandırılabilir, günahkâr olabilir ancak kafir olamaz.
Yahudi ve Hıristiyanlardan kız alınabilir.
Yahudi ve Hıristiyanların kendi dinlerine göre kestiği helal hayvanlar yenilebilir.
Tüm insanlarla komşuluk, ticaret ve siyasi ittifak yapılabilir.
Tüm insanlara yardım ve hizmet etmek sadakadır.
Bu yüzden İsrail mallarını boykot etmek imani değil amelidir.
Bu yüzden İsrail ve ABD ile ittifak, küfür değil günahtır.
Fakat kâfiri sevmek veya mümini sevmemek, imani bir meseledir. Yani onlarla dost olmak yani muhabbet duymak, yanlışlarını savunmak, onların hayat tarzlarını beğenmek; imana aykırıdır. Zira kâfir Allah’ın düşmanı, mümin ise dostudur. Allah’ın sevdiğini sevmek, beğendiğini beğenmek; Allah ve Resulünün nefret ettiği şeye de buğz etmek, imanidir. Fakat iman kabul etmektir. Kabul edip etmemek imanla alakalı iken yapıp yapmamak ya da aksini yapmak, kişiyi mümin ya da kâfir yapmaz. Bu yüzden tüm hatalarına rağmen bir mümin, en faydalı kâfirden bile değerlidir. Bu yüzden insanlığa faydalı olan kâfirler de kâfir olarak kalacaklardır.
Mümin ile isyan ve fitne hariç savaşılmaz. Mümin köle edilmez, malları da ganimet olmaz. Günahkâr ve münafık da olsa tüm Müslümanlar, Allah’ın müminlere tanıdığı tüm haklardan istifade edebilirler.