Foucault’un “Yürek açısından imgelerin sıcaklığı temsil ettikleri şeyle aynıdır” sözünün altını birkaç kez çiziyorum. Bugün bizi birbirimizden uzaklaştıran her ne varsa temsilden çıkıp, yüreğimizde, dilimizde ve gerçekliğimizde sert bir şekilde vücut buluyor. Öyle olmalı ki görülen-gösterilen yaşananın hayatın kendisi olduğunu göremiyor sadece taklidi ve algı olarak yaratımını görüyoruz.  Bu yüzden perde arkasından tek bir tuşla yönetilen “kütle”ler var. Hattı zatında yüz yüze gelmekten uzak “time line” denilen “Colosseum”larda post modern gladyatörler tarafından, yani “troller” vasıtası ile yürütülüyor. Kimliksiz, kişiliksiz bir arenada yapılan bu mücadelenin ne bir kuralı ne de bir kaidesi var. Herkes şikâyet ediyor ancak, tribünde olup açığa çıkan kin ve nefretten, kelle uçurmalardan haz alınıyor. Goethe’nin Faust’ta dediği gibi “İnsanı yaşatan en güzel duygular yeryüzünün gürültüsü patırtısı içinde kahrolup gidiyor.”

İyiye, güzele, doğruya, haklıya dair hiçbir ortak nokta bulunamaması bu durumla ilgili gibi görünüyor. Bütün bunların ortak bir değer olmaktan çıkartılıp, numunelik haline gelmiş olması yaşadığımız zamanın diliyle ve değer ölçütü ile ilgilidir. Çabucak giyilen, çok hızlı değiştirilen bir kimlik, değer dünyası oluşturmak bu zamanın kapı açan anahtarı gibi duruyor. Tiyatro sahnesine çıkan oyuncuların sahneye çıkarken girdiği rol gibi, sahneden sonra çıkardıkları kostümle birlikte kuliste kalan o rolü bugünkü düzenekte her yere taşıyor ve maskelerle yaşıyoruz. Bazen gerçek kişiliklerin kostümlerle birlikte tozlu depolarda kaldığını düşünüyorum. Bu durum düşünceler dünyası içinde geçerli. Emanet bir kıyafet gibi duruyor taşıyanın üzerinde. Emeksiz, gayretsiz ve hoyratça açılıp dağıtılan kıymıklardan ibaret… Ondan dolayı da bütünleyen bir ide oluşmuyor. Düşünceler hayatı şekillendirmiyor, sadece pazarlamanın bir boyutunu teşkil ediyor. Ne dışımıza ne de içimize etki etmiyor. Maalesef, Salomé’nin dediği gibi “duygularımıza girmeyen şey düşüncemizde fazla kalmıyor.”

Bugün gerçekliğin hükmünü yitirdiği, dillerin çatallaştığı ve “diğer dili”nin yaygınlaştığı bir zamanda bütün işaretleri bir araya toplayacak ve sözü gerçek değerine taşıyacak bir söylemin, eylemin ne kadar çok özlendiğini görüyoruz. Sürekli benzerlikler üzerinden bir “öteki”leştirmenin ne kadar çok zarar verdiğini yaşadığımız en küçük olaydan en büyük olaya kadar görüyoruz. Ne tasada ne de sevinçte bir araya gelemiyoruz. Dillerimiz bölünmüş, kelimelerimiz farklılaşmış durumda. Aynı kelimeler farklı hissiyatlara sebep oluyor. Sanki bir oyun için bir birine karşı giderek bilendirilen taraftarların aklı bir tarafa bırakarak, renk ve amblem körlüğüne tutulmaları gibi bir tutulma hali yaşıyoruz. Ne benzerlikler ne de farklılar dinlenmiyor. Sadece karşıtına odaklanmış ve gardını almış bir boksör gibi hazırda bekleniyor. Birlikteliği sağlayan bütün ortak işaretler siliniyor ve yerine katı bir benzerlik yükleniyor. Haliyle dilde olanda, gönülde olanda katılaşıyor. 

Bilgelik işte tam da burada devreye giriyor ve katı olan şeyleri buharlaştıran bugünün riyakâr, çatışmacı düzenine karşı “hikmetle güzel öğütle” davet edebilme sorumluluğunu yükleniyor. Bilgelik, bütün davetçiler gibi düşünmeye ve muhasebe etmeye davet edebilmektir. Ve hatta herkesin sürekli başkasını yetiştirmeye, dizginlemeye, had bildirmeye kalkıştığı bu zamanda, kendi sorumluluğunu yüklenerek “hakikat”i korkusuzca ve açık açık, tane tane anlatabilmek ortak noktaları gösterip; uzlaşıyı, anlayışı yeniden ortak değer haline getirebilmektir. İşte bugün bu ihtiyacı karşılayacak bir merci var. Ve “mertçe gelin” diyor. Konuşalım, uzlaşalım. İyiden ve güzelden, adaletten yana olalım diyor. Bilgelik, diğerleri çoğaltmak yerine değerleri ortaya koymaktır ki bilgelik bunu gerektirir. İşte bugün bu imkân doğmuştur. O halde gönlümüzü, düşüncelerimizi açalım ki adımlarımız daha sağlam olsun. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Her adil kimse kendi zamanının Mehdi’sidir. 

Her zalim ise zamanın Deccal’idir” (Niyâzi-i Mısrî)

Not: Kilidi çözmek için açılır iç göğün sesi, dış sesin tınısı ile buluşunca bir devran olur gönül denilen yerde ve sorar; “– Derdin ne?” İsmail Tunçbilek söylüyor.

Bize Kadar:

1- “Ayıpsız din kardeşi arayan, kardeşsiz kalır” der, Fudayl B. Iyaz.

2- “Her şey akar, hiçbir şey baki kalmaz. Her şey yıkılır, hiçbir şey sabit kalmaz” der, Herakleitos.

3- “İrfan yükseldikçe akıldan umulan gaye azalır” der, İbn Arabi.

4- “Kendi ışığına güvenen, başkasının parlamasından rahatsızlık duymaz” der, Victor Hugo.

5- Yolcu Dergisi’nden Ömer İdris Akdin, “Çelinmiş bir akılla elde edebileceklerimiz, aklımızı çelenlerin lütfettiği kadardır” der.

6- Bu hafta sonu bütün fişleri çek dijital ne varsa ardında bırak; çünkü prizden kendini çekmiş olacaksın. Sanala değil hayata bağlanacaksın, karşındakinin gözlerini göreceksin. Sesinin tonunu fark edeceksin. Belki bir sokak başında uzun uzun laflayacaksın. Belki de uzun zaman sonra nabzını duyacaksın. Bi dene!

7- Gönül koyma hiçbir şeye, hiç kimseye hayat o kırıklıkları tamir edecek kadar uzun değil. Onun için gönlünü ardında bırakma…

8- Okumadan olmaz, ondan dolayı bu hafta eskilerden belki yeniden okunmalı diye düşündüğüm İsmet Özel’in “Vel Asr” adlı kitabını okuyalım derim. Yine de tercih sizin.

9- “-İşte böyle her şey birden bire duruyor. Ölmek bu mu?” diye soruyor küçük Paloma. İsterseniz 2009 yapımı,“The Hedgehog-Le Hérisson/ Yaşamaya  Değer” i izleyebilirsiniz.

Dağarcık

“Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını anlayabiliyorsa insandır.” (Tolstoy’dan tadımlık)

TEKKE

Düşündürücü, hikmetli sözlerle ruhlarınızı dinlendirin. Zira bedenlerin yorulduğu gibi ruhlar da yorulur. Hz. Ali (r.a)’dan Tadımlık)

Bir Lahza:

“Yetişkinlerin sinekler gibi aynı cama çarptıkları bir dünya bu.” (The  Hedgehog’dan)