Her ne kadar yazımızın başlığında kısaltılmış şeklini verdiğimiz “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın bu ismiyle doğrudan Müslümanlarla ve İslâmiyetle bir bağlantısı kurulamasa da, her ne kadar bu müessese “Laik sistemde” bir “resmî teşekkül” olsa da bünyesinde 150 bin cami ve o camilerde vazife yapan, doğrudan İslâm’ı tebliğ ve temsil makamında on binlerce görevli olduğu için bize hayat veren güzel dinimizle ilgili her konuyu bu kuruluşla konuşmak durumundayız. Konuşacak o kadar çok konu var ki, bu açık mektubumuzda, yerimiz nispetinde arz edelim:

• Camilerde para toplama meselesi ciddiyetle ele alınmalı ve bu uygulamaya son verilmelidir. Bilindiği üzere dinimizde “istemek” yoktur. Ancak hayra çağrı yapılabilir. Veren de gönlünden ne koparsa verir. Gönülsüz veya utanılarak verilen para haramdır. (Fıkıh kitaplarında bunun yeri var) Cemaatten elektrik parası toplanmakta, ancak gariban cemaat bunu denkleştirememektedir. Kaçak elektrik kullananların parası kanunla vatandaşlardan alınmaktadır. Onun yerine, elektrik kullananlardan bedeli tahsil edilmeli, gönüllü olarak camilerin elektrik ihtiyacını karşılamak için aylık bir miktar vereceklerden bu ücret alınmalıdır. (Mesela ayda 5 TL)

• Camiler çok lüks ve ihtiyaçtan büyük yapılmamalıdır. Bir şehre bir selâtin cami, ulu cami yeter. Onun yanında mahalle mescitleri ve camileri ihtiyaç kadarı olmalı, minareleri çok yüksek değil, mütevazı olmalı ve tek minare ile yetinilmelidir. Gösterişli binalardan ziyade, İslâm’ı hakkıyla bilen ve yaşayan insanlar yetiştirmeye bakılmalıdır.

• Camiler tıpkı Asr-ı Saadet’teki “Ashab-ı Suffa Mektebi” gibi, güzel dinimizin güzelce öğretildiği bir eğitim yuvası haline getirilmelidir. Ortalama günde üç-dört vakti camide kılmaktayım. (Ekseriyetle akşam namazını evde kılmaktayım) Bu konuda ciddi gayret gösteren hoca efendilerin mevcudiyetini memnuniyetle müşahede etmekteyim. Ciddi bir organize ile bütün Anadolu’da “gerçek İslâm’ı öğretme ve öğrenme seferberliği” başlatılmalıdır.

• DİB’in organize edeceği “Cemaatler toplantısı” şimdiden tartışmalara sebep olmuştur. Gerçekte Müslümanların cemaati şudur: Senede bir Arafat’ta toplanan hacılar cemaati, senede iki defa bayramlarda bir araya gelen cemaat, Cuma günleri Cuma namazlarında toplanan cemaat ve beş vakit camilerde toplanan cemaat. İşte bu kadar. Bunun ötesinde “şu cemaat, bu cemaat” demek ayrışmayı tedâi ettirmektedir ki bu da câiz değildir. Dinimizde “ca, cu” yoktur. Bütün Müslümanlar kardeştir. Tek bir cemaate mensuptur. Bunun adına da denilse denilse “Kur’ân’a ve hadise bağlılar cemaati” denir ki, bunun adı zaten İslâmiyet’tir. Bu şerefli isim yeter. Onun ötesinde kim diğer Müslümanları ötekileştirmeden, onları kardeş bilerek İslâm’a, Kur’an dâvâsına hizmet için yola çıkmışsa, Allah işini gücünü rast getirsin. Ancak onları da “şucu, bucu” diye beşerî sistem ağzıyla adlandırmak ve onlardan bir kısmı ile toplantı yapmak yanlıştır. Şayet bu kalıcı bir müessese haline getirilirse, bu İngilizler tarafından kurdurulan ve Osmanlı Devletinin yıkılışının müsebbiplerinden olan  “Meclis-i Meşâyih”i hatırlatır ki, bu tablo da başlı başına yeni tartışmaları doğurur. D.İ. B. “Va’tesimû bihablillahi cemi’an” (Âl-i İmrân / 103) âyetine zıt bu gibi davranışlardan kaçınmalıdır.

• Hacı adaylarının kaydında, hanım adayların mahremleri önceden hacca gitmişse, onlar kaydedilmemektedir. Şafii mezhebine iktidâen, hanım hacıları yanlarında mahremi olmadan hacca götürülmekteyse de, bunun pratikte pek çok mahzurları doğurduğu açıktır. Bu bakımdan hanım hacıların önceden hacca gitmiş bir mahreminin kaydına da izin verilmelidir. Öte yandan çocuk yaşta hacca gitmiş olanların da kaydı yapılmamaktadır. Oysa önceden çocuk yaşta hacca gitmiş olanlar, hac kendilerine farz olduğunda da gidebilmelidir. Bu konuları, D.İ. B.’na (Şeyhülislamlık Makamına olsa ne güzel olurdu) saygılarımla arz ederim.