İnsanlığın ortak değerlerinin başında her bir ferdin yaşama hakkını koruması gelmektedir. İnsanın yaşayabilmesi için yeme, içme, barınma ve giyinme gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması zaruridir. Bu zaruret topluluk halinde yaşayan her bir ferdin sorumluluğundadır. Fakat her topluluk bir siyasi mekanizma tarafından yönetildiği için asıl sorumluluk bu siyasi organizasyona yani devlete aittir. Devletin devlet olma vasfı bu sorumluluğu üstlenmesinden kaynaklanıyor.

Elbette burada dikkat çekmek istediğimiz asgari bir sorumluluktur. Yani devlet sadece insanı yaşatmaktan sorumlu değildir. İnsanı onurlu bir şekilde insanca yaşatmak da devlet olmanın bir gereğidir. Bunu sadece istihdamı, kazancı veya sosyal yardımları artırarak yapması devlet için yeterli değildir. Asli olarak devletin sorumluluğu, insanların onurlu yaşamasını sağlayacak vasatın oluşturulmasıdır. Adil paylaşımı yok sayan bir sistemin içerisinde insanlara biraz daha fazla imkân sunmak devleti sorumluluktan kurtarmaz.

Dünyanın durumu ortada. Hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği bir düzeni yaşıyoruz. Bir tarafta açlığın çığlıkları varken bir tarafta israfın pervasızlığını görüyoruz. Hayatın asgarisini yaşamak için çalışan insanların çalıştığı işyerlerinin sahipleri azami şatafat sergilemekten geri durmuyorlar. İşte devlet olmanın sorumluluğu burada devreye giriyor. Bu düzenden nasıl ki hiçbir vicdan sahibi razı değilse devletin de razı olmaması gerekiyor. Devletin vicdanı dediğimiz zaman anladığımız duruş bu olmalıdır. Vicdanlı devlet olmanın gereği asgari düzeyde yaşamayı mümkün kılmakla alakalı değil, azami mutluluğu sağlamak için şartları zorlamaktır. Bunun için insanların ekonomik anlamda refaha kavuşturulması kadar, adaletin tesis edilmesi, hürriyetin temin edilmesi, düşüncenin itibar görmesi ve değerlere saygı gösterilmesi de gereklidir. Yani insan onurunun kapsadığı her alan vicdanlara hitap etmelidir. Adaletin yok sayılması, düşüncenin yasaklanması, hürriyetin kısıtlanması ve değerlerin istismar edilmesi devletlerin vicdanına rahatsızlık vermelidir.

Ne yazık ki günümüzde devletin vicdanını ön planda tutan anlayışı pek göremiyoruz. Mevcut devletlerin amacı varlığını devam ettirmekten ibarettir. Kurulu düzenin muhafazası onlar için önem teşkil ediyor. Bundan dolayı insanların olumsuzluklara itirazını engelleyecek kurumsal bir duruş sergilemektedir. Bu bazen insanların yoğunlaşan tepkilerini yumuşatacak rahatlığın sağlanması şeklinde olabileceği gibi bazen de tepkileri engellemeye dönük baskı şeklinde de olabiliyor.

İnsanların sorunlarına çareler araması gereken devlet, sorunların kendisini olumsuz etkilememesi için gayret gösteriyor. Aslında tüm uğraşı kendi bekasıyla ilişkilidir. Bu tür anlayışta adalet devletin menfaatleri için görmezden gelinebilir, hürriyet devletin çizdiği dar çerçevede anlamlıdır, düşünce kendine eleştiri yöneltilene kadar özgürdür, değerler devleti kutsadıkça makbuldür. 

Vicdan sahibi devlet olmanın sorumluluğu insanların bir arada yaşaması için gerekli ahengin sağlanmasını gerektirir. Devlet öncelikle kendisinin ayakta kalması için değil insanı onuruyla yaşatması için vardır. Temel mesele devleti yaşatmak için insanın yaşatılması değildir. Asıl mesele insanı insan olduğu için yaşatmaktır. İnsan onurunun korunduğu toplumsal yapı içerisinde ayrıca devleti yaşatmak için gayret göstermeye gerek kalmayacaktır.