Bilindiği gibi geçtiğimiz Çarşamba (23 Nisan 2025) günü saat 12.49’da İstanbul’da merkez üssü Silivri olan 6.2 büyüklüğünde deprem meydana geldi. İstanbul’un bütün ilçelerini sarstı. Kötü salladı. Halen artçı depremler devam ediyor. Çarşamba gününden beri üçyüzden fazla artçı deprem oldu. Ben bu yazıyı yazarken artçı depremler devam ediyordu, yazıyı bitirip bitirmeyeceğimin garantisi yok duygusuyla yazıyorum. Çarşamba gününden beri bütün yaşama şartları aynı şekilde. Akla gelebilecek en basit bir hareketten en zoruna kadar ‘tetikte olma’ duygusu yaşıyoruz. Bilinmeyene karşı tetikte olmak insanı gerçekten yoruyor. Tam tetikte olmayı geçtik geçiyoruz diyoruz bir artçı tekrar her şeyi yerine diziyor.

Bugüne kadar bu depremden önce hatırladığım iki deprem yaşadım; birincisi çocukluğumda ne olduğunu anlamlandıramadığım ama kötü bir şey olduğunu hissettiğim bir deprem, ikincisi ise yine İstanbul’da 2019’da meydana gelen 5.8 büyüklüğündeki deprem. Hayatımda bu şiddette (6.2) bir depremi ilk defa yaşadım. Gerçekten kötü salladı. Allah’tan uzun sürmedi. 13 saniye sürmüş. Ben hayatta çok zorluk yaşamış bir insanım, feleğin çemberinden binbeşyüz kere geçmiş bir insanım. 13 saniye feleğin zorlu çemberinden biri oldu. Daha önce can havliyle aştığım zorluklar gibi…

Çarşamba günü ailecek evdeydik, deprem anında oturma odasının kapısının ağzına geldim iki elimi kapı kapanır açılmaz diye havaya kaldırıp kapının ağzına durdum, aile efradına, “Bismillah, bismillah, korkmayın, geçti geçti” dedim sonra anında dairenin dış kapısını açıp oğullarımla ve eşimle hızla merdivenlere yöneldik. Sokağa indiğimizde aynı anda komşuların da inmiş olduğunu gördük. Birbirimize geçmiş olsun dileklerinden sonra gelen aramalara cevap verdik. Sokakta olduğumuzu söyledik. Sokaktaydık. Yine bir şiddetli sarsıntı oldu. Açık alanlara gittik. Sonra parklara. Sonra sokağa döndük, komşularla apartman kapısının önünde oturduk. Tekrar parka gittik. Akşama doğru eve geldik. Tabi tetikteyiz. Gece onikide bir sarsıntı oldu, çocuklar çıkalım dediler çıktık, eve yakın camiye gittik. Camiler her zamanki gibi en güvenli yerdir. Yapı bakımından demiyorum. Sabah namazından sonra eve geldik yattık. Perşembe günü gün boyu tetikte bir şekilde evdeydik. Artçı sarsıntılar devam etti, ediyor. Ne zaman bitecek sorusuyla ne zaman öleceğiz sorusu aynı anda akla geliyor. ‘Ne olacak’ belirsizliği insanı bırakmıyor, belirsizlik duygusu insanı yoruyor.

Deprem uzmanları konuşuyor. İnsanlar dinliyor. Uzmanları dinlemek insanın çaresizliğinden. Hani ‘artık artçı olmayacak desin’ duygusuyla deprem uzmanlarını dinliyor herkes çaresizce. Ellerindeymiş gibi! Dünya ilerledi teknoloji ilerledi deniliyor ama depremin tarihi, yeri ve saati ve ne şiddette olacağı halen bu asırda da bilinmiyor. Teknolojiymiş! Üç GSM operatörü de çöktü depremde. Hani nerede teknoloji! Deprem olunca anında bilgi veren AFAD ve Kandilli Rasathanesi gibi ülkemizin iki güzide kurumunun bile verileri birbirini tutmuyor. İki kurumun verdiği şiddet büyüklüğüne ait deprem aynı yerde aynı saatte oluyor ama AFAD 3.7 diyor, Kandilli 4.1 diyor örneğin. Aynı deprem AFAD ve Kandilli’ye göre şiddet mi belirliyor! Bilime inanalım da matematiksel rakamı bile birbirini tutmayan bilime nasıl inanacağız güveneceğiz. Ülkemiz basit bir matematikte bile tutarlı değil. Daha yatay mimari konusuna girmiyoruz. Zenginler sağlam binalarda yoksullar çürük binalarda oturuyor, insanları deprem değil yoksulluk öldürüyor. En sağlam zemine deprem yasasına birebir uyan apartmanı yap kim alacak? Parası olan. Parası olmayanlara da mezarlık gösterilir, çadır verilir. Ekonomisi adaletsiz ve berbat bir ülkede deprem bir çeşit ölüm makinesidir. O yüzden deprem konusunda yasaya uymayan yapılara izin veren, yatay mimarinin lafını edip hiç uygulamayan bir ülkede deprem uzamalarını dinlemek kendini o an için avutmaktır. Avunduk! Allah ne takdir ettiyse o olur. Hiçbir önlem ölümün önüne duramaz.

Şu artçılar bitse de tetiği bıraksak!