Geçen hafta değişim ve ilkelere dair yazdığımız yazıda değişimi insanlığın korunması gereken temel ilkelerine olan yaklaşımıyla değerlendirmemiz gerektiğinden bahsetmiştik. Tabi bunu yaparken ilkeleri merkeze almıştık ve bizim için önemli olanın ise değişimin bu merkeze ne kadar katkı sunduğuydu. Değişimin zaruretiyle ilgili meseleyi bu şekilde açıklamaya ve bir çözüm sunmaya çalışmıştık. Bu hafta ise meselenin diğer bir yanını tartışmamız gerekiyor. Çünkü hiçbir değişim talebi olumsuzluk üzerinden ortaya çıkmaz.

Her değişim kendini bazı ilkelere nispet eder. Bu ilkelerin insanlığın gelişimi için katkı sunduğunu savunur. Durum böyle olunca meselenin tartışılması gereken noktasının ilkelerden pratiklere doğru kayması gerekiyor. Çünkü her iyilik de her kötülük de kendini bir ilkeye nispet ederek meşruiyet kazanır. Tam bu noktada gündemimize değişimin kendini nispet ettiği ilkeyle pratikteki karşılığının sorgulanması girmelidir.

Geçen hafta bahsettiğimiz temel ilkelerin dışında nispet edilen farklı ilkeler de vardır. Mesela değişim maddi ilerlemeyi ilke olarak önümüze koyabilir. Bireyin toplumsal bağlarından uzaklaşmasını yani bireyselleşmeyi ilke olarak sunabilir. Eşitliği, özgürlüğü, geçmişteki herhangi bir dönemin uygulamalarını ilke olarak bize sunabilir. Hepsinin de insanların gözünde olumlu bir tarafı vardır. Böylece her değişim kendine bu tarz olumlu vurgularla meşruiyet tesis eder.

Peki, bu ilkelere nispet edilen değişim nihayetinde insanlığa nasıl bir katkı sunuyor? İşte bu soruya verilecek cevap değişimin pratikteki yansımasını bize vermektedir. Örneğin modern toplum değişim talebini yaparken insanlara dünya cenneti vaat etmişti. Merkezinde ilerleme, gelişme ve refah gibi ilkeleri yerleştirmişti. Fakat baktığımızda dünyanın insanlık için bir cennete dönüşmediğini gördük. Bu değişim bazı insanlara sözde cenneti getirirken, bunu bazı insanların hayatını cehenneme çevirerek yapmıştır.

Bu noktada gelişme, ilerleme ve refah gibi kavramlar ilkesel olarak olumlu olsa da pratiğinin hiç de olumlu olmadığını görebiliyoruz. Çünkü değişme istikametini ilerleme, gelişme ve refah gibi ilkelerin olumlu içeriğiyle değil, küresel emperyalizmin değişimi yedeğine alarak kendilerine alan açma gayesiyle belirlemektir. Gelişme, ilerleme ve refah gibi ilkelerse sadece bu amaca meşruiyet sağlamak için kullanılmaktadır.

Diğer taraftan Efendimizin örneğinde ise değişime direnen imtiyaz sahipleri, değişimi talep edense adaleti savunanları olmuştur. Bu defa değişim insanlık için bir imkâna dönüşmüştür. Çünkü bu değişimin temel ilkesi olan tevhit ve adaletin pratiğe yansımasını Medine’de kurulan sistemde görebiliyoruz. Mekke’deki oligarşinin imtiyazlı düzenine karşı adaleti savunan Efendimiz, Medine pratiğinde de savunduğu temel ilkeleri inşa etmeyi başarmıştır. İlkelerle pratiğin buluştuğu bu değişimin insanlık için bir dönüm noktası olduğu her insaf sahibinin kabul ettiği bir gerçek.

Görüldüğü gibi her iki örnek de bize başlı başına ilkelerin değişime nihai bir anlam yüklenemeyeceğini gösteriyor. O yüzden değişime, ilkeler ve pratiklerin birbirini olumlu anlamda tamamlamasıyla meşruiyet sağlamamız gerekiyor. Yoksa değişim talebi, ulvi amaçların menfaat sahiplerinin emellerini gölgelemek için kullanılmasıyla sonuçlanır.