Bizim nesil darbelerle büyüdüğü için belki bunu
kanıksamış olabilir. Ancak, 28 Şubat sürecinin masaya yatırıldığı şu sıralarda
darbe hazırlığı yapanların gerekçelerinin temelini, İmam Hatip Okulları, cami ve minare ile cami
ve mescitlerdeki Allah ve Peygamber isimlerine duyulan öfke ve düşmanlığa
dayandırılmış olması sanıyorum darbeden çok daha önemlidir ve asıl üzerinde
durulması gereken husus budur.
Medyaya yansıyan her bilgiyi yüzde yüz doğru kabul edip
bunun üzerine hüküm vermek elbette doğru olmaz. Ancak, savcılar tarafından
hazırlanmış bir iddianame söz konusu ise üzerinde durulması gerekir. Üzerinde
durulurken bu iddialar mahkeme tarafından doğru kabul edilene kadar dikkatli
olmak gerekir. Bu hususu dikkate alarak bir konuya dikkat çekmek istiyorum.
İddianameye giren bir belgede yer alan şu hususlar insanın kanını donduracak
niteliktedir:
İbadet bir ihtiyaç olmakla birlikte mevzuat resmi dairelerde cami ve mescit açılmasına
cevaz (izin) vermemekte. Bundan böyle mescit açılabilirse de büyük masraflarla
cami yapımına gidilmeyecek. Devlet parası sarf edilerek herhangi bir işe
yaramayan bidonların kaynaklanması ile yapılan minareler yıkılacak. Cami ve mescit duvarlarında manası
bilinmeyen eski Türkçe yazılar kaldırılacak, rahle, tespih, takke gibi TSK
kıyafet kararnamesine uygun olmayan malzemeler kullanılmayacak.
Belgede yer alan hususlar ayrıca izaha gerek duyulmayacak
kadar açık ve net. Ancak, bu belgeyi hazırlayanlar bazı hususları ya
bilmiyorlar ya da bildikleri halde içlerindeki duyguları kağıda dökerek talimat
haline getirmişler. Mesela, bu ülkede camilerin hemen tümü devlet parası ile
değil halkın katkıları ile yapılmaktadır. Söz gelimi Kocatepe Camii bile halkın
katkılarıyla yapılmıştır. Kaldı ki camilerin devlet desteği le yapılması da
devletin görevi değil midir Bu arada, İmam Hatip Okullarının da büyük bölümü
halkın katkıları ile yapılmıştı. Devletin dini kurumlara ilgisizliği sebebiyle
bu alanlara halk sahip çıkmıştır. Bu bakımdan gerek cami ve mescitler ile gerek
İmam Hatip Okullarından rahatsızlık duyulması halkın hassasiyetlerden rahatsız
olmak anlamına gelir. Bu rahatsızlık inançla ilgiliyse halkın inançlarından
rahatsızlık duymak demektir. Meseleye bu açıdan bakıldığında 28 Şubat sürecinde
gerçekten sözünü ettiğimiz belgeler yayınlanmış ise düşünülen darbenin ana
sebebi siyasi iktidardan çok, halkın inançlarına karşı verilen mücadelenin
darbe ile iktidara taşınmasını hedefliyor demektir.
Bu arada cami ve mescitlerdeki eski Türkçe (Arapça)
levhaların kaldırılmasını istemek, Allah ve Muhammed gibi yazılardan
rahatsızlık duyulması ve bunlara tahammül edilememesi anlamına gelir. Böyle
olunca da 28 Şubat darbe hazırlığının dine ve dindarlara karşı bir hareket
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Darbenin her türlüsüne karşı olmama rağmen eğer
bir darbe hazırlığının esasını din ve dini değerlere, mekânlara duyulan tepki
(düşmanlık) oluşturuyorsa böylesi bir darbenin çok daha tehlikeli olacağını,
inanan tüm kesimlerin buna karşı tavır alması gerektiğini sanıyorum söylemeye
bile gerek yoktur. Böyle bir tavır karşısında rahatsızlık duymayan, kılı
kıpırdamayan bir kişinin kendisini inançlı olarak tarif etmesi fazlaca bir
anlam ifade etmez. Ayrıca bu tür rahatsızlıklarla darbe hazırlığı içinde
olunması din karşıtlığının dışa vurulmasından başka bir şey değildir.
Diyebiliriz ki bu ülkede bir kesim din ve dince kutsal sayılan şeylerden
rahatsızdır ve bunların göz önünden kaldırılması, inanan insanların inançlarını
sadece evlerinin içinde yaşamaya zorlanması anlamına gelir. Buda pek çok
toplumsal olayda 28 Şubat süreci darbe hazırlığında olanlar gibi gerçek niyet
net bir şekilde açığa vurulmadığı bilinerek olayın perde arkasına bu gözle de
bakmak gerekir. Aksi halde olayların sebeplerini doğru tespit etmek mümkün
olmaz. Hatta Gezi Parkı olaylarına bir kez de bu açıdan bakmakta yarar vardır.