Herkes tüm dikkatini Cumhurbaşkanının kim olacağı sorusuna çevirmiş cevap arıyor. Dostlarla karşılaştığımda hep aynı soru ile karşılaşıyorum, "Cumhurbaşkanı kim olacak "

Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda şimdilik cevabı kesin olarak bilinen bir husus var o da, AKP Mecliste çoğunluğa sahip olduğuna ve Cumhurbaşkanı da Mecliste seçileceğine göre iktidar partisinin oyları Cumhurbaşkanını belirleyecektir. Kesin olan budur..

Elbette bu kesin cevaba karşılık cevabı esas merak edilen husus Erdoğanın Cumhurbaşkanlığına aday olup olmayacağı, eğer olmayacaksa kimi göstereceği..

İşte bu noktada insanlar kesin olarak bildiğini değil, gönlünden geçeni dillendiriyor.

Önceki gün bir dostumla karşılaştım. İlk sorusu, Erdoğanın Cumhurbaşkanı olup olmayacağıydı. Bu soruya, "Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz " şeklinde bir karşı soru ile cevap verdim. Sorusundan kendi kafasında bir cevabı olduğunu ve esas olarak bunu konuşmak istediğini anlamıştım.. Dostum söze, "Erdoğan kesin olarak Cumhurbaşkanı olmayacak. Buna eminim" diyerek başladı. Niçin emin olduğunu da şartların öyle gerektirdiğini, siyasetin gerçeğinin bunu gösterdiğini belirterek kafasındaki kesinleşmiş Cumhurbaşkanını da "Emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök" olarak açıkladı.

"Elbette olabilir. Anayasada öngörülen sayıda milletvekili Sayın Özkökü aday gösterir, bu husustaki müracaatlarını Meclis Başkanlığına iletirlerse ve AKPliler de oy verirse niçin olmasın" karşılığını verdim ve karşı bir soru yönelttim dostuma:

Kafamdaki Cumhurbaşkanı adayının Erbakan Hoca olduğunu hatırlatarak "Peki Özkök olabilir ama, niçin bir başka AKPli söz gelimi Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül olmasın "

Bu düşünceme karşı çıkmadı ama o yine reel politika gereği Özkökün olması gerektiğini tekrarladı. Bir bakıma başa çıkılamayacak bir güç karşısında geri adım atmayı, direnmemeyi esas alan, bir diğer ifade ile bedel ödemeyi hiç düşünmeyen bir mantığın sahibi olan dostuma, "Peki ne zamana kadar geri adım atılacak, milletin istedikleri değil, millete rağmen hareket eden çevrelerin isteklerine kulak verilecek " soruma biraz kızdığını, beni Türkiyenin gerçeğini hala anlayamamış olmakla suçladığını hissediyordum.

Bir bakıma "Bükemediğin bileği öpeceksin" yaygın düşüncesinin savunucusu olan dostuma, bu defa şu soruları yönelttim:

"Bir defa olsun bükmeye teşebbüs etmeden karşınızdaki bileğin bükülemeyeceğine nasıl karar veriyorsunuz Türkiyenin sizin istediğiniz noktaya geldiğine neye göre ve nasıl karar vereceksiniz Sakın sizin anlayışınız hep bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan insanları azınlığa sürgit mahkum etme sonucunu doğurmasın "

Bu ülkede belli bir kesim var ki, güç kimdeyse onlara yaslanmayı, onların istediği gibi yürümeyi marifet ve siyaset sayıyorlar. Genellikle de kendilerini sağ olarak nitelendiren merkezde yer alan kitle partileri ile birlikte hareket ediyorlar. Böylece kendilerini birtakım tehlikelere karşı güvende (!) hissediyorlar.

Kısacası, renksizlerle birlikte olup gerçek renklerini gizlemeyi siyaset sayıyorlar ve bir süre sonra da kendi renklerini kaybedip renksizleşiyorlar. Onlar gibi düşünmediğinizde de aşırı damgasını yapıştırıveriyorlar.. İyi de aşırılık nerede başlar nerede biter Doğru olan renksizlik, kimin arabası önde gidiyorsa ona atlamak mıdır Bir başka moda ifadeyle rüzgarı yakalayıp koşmak mıdır reel politakaya uygun hareket etmek

Peki reel politika denilen şey insanımızın inancını yaşamasına engel oluyor, milyonlar bir avuç insanın isteklerine boyun eğmek zorunda kalıyor olsa da "Durun bakalım, sesinizi çıkarmayın, sıkın dişinizi" demeye devam mı edilecektir Bu ülkede yıllardan beri düşünce ve inanç hürriyeti sadece bir azınlığın hakkı olarak görülüyor, çoğunluk bu haklardan gerektiği gibi yararlanamıyorsa çoğunluğun hakları nasıl ve ne zaman teminat altına alınacak

Herkesin kişisel saplantıları ve çıkarlarını bir kenara iterek bu soruların cevabını vermesi gerekiyor..