CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu nun Salı günkü grup
toplantısında söylediği sözleri dün gazetelerden okudum. Okuduğumda şaşırmam,
bu ne biçim üslup demem gerekirken yadırgamadığımı, söylenen sözlerin söyleyene
yakıştığını düşündüğümden olsa gerek benim açımdan sürpriz olmadı. Siyaset ülke
sorunlarına çözüm bulma ve teklifler sunma yeri olması gerekirken bu memlekette
uzun yıllardan beri iktidarı ve muhalefeti ile laf ebeliği olarak algılandı ve
kullanıldı. Çünkü sadece siyasette değil, hayatın her alanında söyleyecek sözü
olanlarla konuşmaktan istifade etmek mümkündür ama söyleyecek sözü olmayanlar
ya papağanlığa soyunurlar, kulaklarına fısıldananı tekrarlarlar ya da
muhataplarına sövmeyi, hakaret etmeyi marifet sayarlar. Bu durum kişisel planda
da siyaset sahnesinde de aynen geçerlidir. Siyaset söyleyecek sözü olmayanların
ya da papağanların eline geçmişse sorunlara çözüm beklemek ve arada bir sunulan
çözümleri tartışmak mümkün olmaz. O zaman meydan karşılıklı harekete kalır ki,
buna isterseniz siyasetin seviye kaybetmesi deyin ya da sizde aynı tonda
karşınızdakine saldırın netice değişmez. Çünkü ahlaksızlık ve seviyesizlik
sergileyenlere aynı üslupla, Ahlaksız ve seviyesiz demek de seviye kaybını
gösterir.
Ülke sorunlarını tespit etmek, siyasiler için tek başına
yeterli değildir. Sorunları tespit etmek için ille de siyasetçi olmak gerekmez.
Bu ülkede yaşayan herkes kendine göre bir takım sorunlarla boğuşuyordur ve bunu
dile getirir. Sade vatandaştan siyasetçinin farkı sorunlara çözüm bulmak ve bu
çözümü toplum ile paylaşmak, toplumun desteğini ona göre istemektir. Kısacası,
sade vatandaş sorunlara kişisel planda bakarken siyasetçi sistem bazında bakmak
ya mevcut sistemin hatalarını ortaya koymak, uygulanmakta olan sistemin ıslahı
mümkünse bu yöndeki teklifleri tartışmaya açmak, ya da eğer mevcut sisteminin
ıslah kabul edilemeyeceğine inanıyorsa o zaman sistemi tartışmaya açıp topluma
en uygun gördüğü sistemi sunmaktır.
Ülkemizde çoğu zaman siyasi partiler kendilerini topluma
nasıl takdim ederlerse etsin mevcut vahşi kapitalizme yönelik ciddi bir
eleştiri ortaya koymadılar/koyamadılar. Böyle olunca aynı sistemin temsilcileri
birbirlerinin yanlış ve eksikliklerinden yararlanma yoluna saptılar. Böyle
olunca da iktidarda hangi partinin bulunduğu fazla önem taşımadı. Çünkü
rahmetli Erbakan Hocamın ifadesiyle sağcısı ve solcusu ile bu ülkede
siyasetçiler meydanlarda ne söylemiş olurlarsa olsunlar, iş başına
geldiklerinde, dış politikada ABD güdümünde, ekonomide küresel sermayenin
etkisinde oldular. Küresel sermayeye teslimiyeti reel politika olarak algıladıktan
sonra vahşi kapitalizme karşı farklı bir sistem önermeniz mümkün olmazdı,
olmadı da. Sadece farklı bir sistem savunuyormuş görüntüsü verilebildi. Bunun
bir tek istisnası rahmetli Erbakan Hocamızdı. Ancak, vahşi kapitalizmin
hortumlarını kesmeye kalkıştığınızda içerideki işbirlikçileri hemen devreye
girdiler ve 4 partisini kapatarak beşincisini kurmak zorunda bıraktılar. Yani,
mesele Erbakan Hocamın inancına gönülden bağlılığı ve ibadetlerine düşkün
olması değildi, küresel sermayenin ve yerli işbirlikçilerinin hortumlarının
kesilmekte oluşuydu. Böyle olunca ya küresel sermaye ile anlaşanlar -buna
Siyonizm le de diyebilirsiniz- ya da
mevcut sömürücü vahşi kapitalizme ciddi olarak itiraz etmeyenler iktidarda ve
muhalefette uzun ömürlü oldular. Sonuç itibariyle mevcut sistemi içselleştirmiş
olanların birbirlerine söyleyecek farklı sözleri olmadığı için ya sadece yanlış
tespiti gündeme getirip buna çözüm sunmadan ömürlerini geçirdiler ya da
siyaseti hakaret yarışı sandılar. Böyle olunca da siyasette seviyenin bugünkü
noktaya inmiş olmasının fazlaca yadırganacak bir yanı yoktur. Kurtuluşun yolu
ise mevcut vahşi kapitalizmi kutsamadan tartışmaya açmak, farklı görüş ve
düşüncelere tahammülü geliştirebilmekten geçiyor.