Biz, nasıl ki bizden önceki nesillerden, anne babalarımız, nine ve dedelerimizden daha dayanıksız, daha çelimsiz bir nesilsek ve bu yüzden de sık sık “zamane gençleri!” ithamlarına muhatap oluyorsak, bizim evlatlarımız da aynı şekilde bizden farklı yetişerek özü alınmış bir nesli oluşturuyor. Bunu, beden gücü veya ruhsal olarak acılara dayanıklılık şeklinde düşündüğümüzde belki çok fazla bir sorun içermediğini söyleyebiliriz fakat imanımız, inanışlarımız ve ibadetlerimiz yönünden baktığımızda ortaya çok ciddi problemler çıkıyor.

Dedelerimizin tüm gücüyle kavrayıp Allah’ın adıyla boğazlayıverdiği kurbanları izlemekle yetinmekten bıçağı elimize dahi alamayan ve kasaplara müracaat eden bizlerin, “Ya etkilenirlerse!” diyerek Allah için kanı akıtılan hayvanları bile göstermediğimiz ve ömründe belki de kurban yüzü görmeyen çocukları oldu. Kurban kesecek gücü olmadığı için mahzunlaşan dedelerin, “Kim uğraşacak, hayır kurumuna bağışlayıverelim” diyen torunları oldu. Pencereye dahi örtüsüz çıkmayan ninelerimizin, “Önemli olan niyet” diyerek yıllar sonra başını açan ve bundan zerrece gocunmayan torunları oldu. Tabi bu keskin geçiş arasında bizlerin, yani bu nesle model olan anne baba veya yakınların rolü, dinde adım adım uyguladığı tavizleri ya da yaptığı hataları hafife alınmaz! Yanlış ebeveynliğimiz, yanlış yöntemlerimiz veya yersiz uygulamalarımız yüzünden ruhu alınmış, özü çıkarılıp yalnızca sözü bırakılmış, tadı kaybolup yalnızca adı kalmış bir din yaşanır hale geldi. Bu, namaz için de böyle oldu, oruç için de, hac için de...

Geçenlerde sosyal medyada, durumun vahametini gözler önüne seren bir video dikkatimi çekti. Bir muhabir gençlere uzattığı mikrofonda sıcakla, açlık ve susuzlukla başa çıkıp zor şartlarda çalışmak zorunda olacakları, belki gecelerce uykusuz kalacakları ama sonunda yüklü miktarda para kazanacakları bir yarışmaya katılıp katılmayacaklarını sorunca gençler hiç tereddütsüz, “Gideriz” cevabını veriyor. Muhabir biraz daha muhabbet ettikten sonra aynı gençlere, “Oruç tutuyor musunuz?” diye sorunca, kimisi sıcağı, kimisi günlerin uzun olmasını, kimisi zor şartlarda çalışıyor olmayı, kimisi sınavlarını, kimisi de soğuk algınlığı gibi basit bir hastalıktan dolayı ilaç kullanmak durumunda oluşunu ileri sürerek, “Tutmuyorum!” cevabını veriyor. Muhabir ilk başta sorduğu yarışmanın koşullarını hatırlatıp oruç tutmanın bundan çok daha kolay olduğunu, üstelik paranın sonsuz bir hayat ile kıyas bile edilemeyeceğini söyleyince, gençlerin yüzü kızarıp başları öne düşüyor. Çünkü neden oruç tutmaları gerektiğini bilmedikleri gibi, orucu neden tutmadıklarını da bilmiyorlar.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bunlar bizim çocuklarımız. Bizim, “Daha küçük” diyerek pek çok şeyden muaf tuttuğumuz el kadar çocuklarımız da geleceğin böylesi gençleri maalesef. Çünkü biz, ne kıldığımız namazımızı, ne tuttuğumuz orucumuzu, ne örtündüğümüz tesettürümüzü, ne takındığımız iffetimizi ve ne de inanıp yaşadığımız dinimizi onlara sevdirip aşılayabildik. Tam tersine bizim alelacele kıldığımız namazlarımız, uflaya puflaya tuttuğumuz oruçlarımız, taviz vere vere uyguladığımız tesettürümüz ile onları dinden iyice soğuttuk.

Oysa biz, öyle samimi yaşamalıydık ki dini, çocuklarımız da özenmeliydi. Biz öyle içten inanmalıydık ki Rabbimize, onlar da heves etmeliydi. Bizim inancımız ve ibadetlerimiz öyle güzel tesirler bırakmalıydı ki bizde, onlar da imanın güzelliğine şahit olmalıydı.

Bu noktada Ramazan’ı sevdirmek için, içinde bulunduğumuz ay çok güzel bir fırsattır. Yarısını tamamlamış da olsak bir tohum atmak için, aşılama için geç değildir. Peki, ne yapmalı, nasıl anlatmalı, nasıl sevdirmeliyiz çocuklarımıza Ramazanı?

Şüphesiz ilk başta kendimiz severek! Öyle ya biz Ramazan yaklaştıkça üzerimizi kara bulutlar kaplamış edalarıyla hareket edersek, haftalar öncesinden nasıl olacağının, orucun nasıl tutulacağının telaşını güdersek, daha hayatı yeni öğrenen çocuklarımız elbette ki Ramazan’ı yanlış tanıyacaktır.

Biz açlığın verdiği halsizlik ile çocuklarımızla yeterince ilgilenemez veya sinir ve stresimizi onlardan çıkarıp en ufak hatalarına dahi tahammül edemezsek, elbette ki onlar da Ramazan’ı sevmeyecektir.

Biz, iftarlarda misafir yoğunluğu ile mutfaktan başımızı alamaz ve çocuklarımızın bedensel veya duygusal ihtiyaçlarını gideremeyip onları ihmal edersek, elbette ki onlar da Ramazanı, kendisi ile ebeveyni arasına giren bir kara kedi olarak görecektir.

Biz camiye gelen ve oyun oynayıp koşturan çocuklara sinirlenip bağırır ve azarlarsak, elbette ki onlar da uzun süren teravih namazlarından dolayı Ramazan’dan soğuyacaktır.

Biz, açlık ve susuzluktan şikâyet edip akşama kadar gerek söz gerekse tavırlarımızla sızlanır durursak, elbette ki onların hafızasına Ramazan, çok büyük bir işkence olarak kazınacaktır.

İster anne olalım, ister baba, ister nine olalım ister dede, hala, teyze, abla, amca, dayı, abi fark etmez; elimizin altındaki nesli doğru yetiştirebilmek, kurtuluş reçetemiz olan dinimizi onlara doğru anlatabilmek, meyve versin diye ağacı vakti geçmeden aşılayabilmek için her birimize düşen çok iş vardır. Belki de bu ayın en mühim ibadetlerinden birisi, çocuklarımıza yapacağımız Ramazan aşısıdır!