Recep Seyhan aramızdan ayrıldı. Bu “aramız” kelimesi hangi yakınlığı ifade eder bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, edebiyat ortamlarında aranın saf düzeni ve ünsiyet ifade etmediğidir. İnanç bağının ya da edebi niteliğin değil, çıkar ilişkilerinin öne geçtiği bu ortamda Recep Ağabey adı anılmayanlardı. Adı olan birinin bir mahfile, bir gruba ait olmadığı için görmezden gelinmesi kadar büyük bir körlük olamaz. Hiç unutmuyorum, bir gün Recep Seyhan Hikâyesi üzerine küçük çaplı bir toplantı yapılmış ve programın sonuna doğru herkes onun edebiyatçı kişiliği üzerinde görüşlerini ortaya koyuyordu. Salondan bir yazarımız mikrofonu aldı ve Recep Seyhan’ın yazdıklarının hiç de öyle güçlü hikâye metinleri olmadığını üzerine basa basa anlatmaya başladı. Herkes biliyordu ki Recep Seyhan öyle övgüye alışık birisi değildi ve bu sözleri kendine dert etmezdi. Geniş yürekli, alicenap ve tevazu sahibi bir insandı. Ben onu öğrenciliğim sırasında “Çiçekler Kesmişti Selamı” isimli hikâye kitabıyla tanımıştım. Mavera dergisinde yayımlanan hikâyelerden oluşan bu kitap yanılmıyorsam Millî Eğitim Bakanlığı-Öğretmen Yazarlar serisinden çıkmıştı.

Recep Seyhan Ağabey vefatından aylar önce bana bir sürpriz yapmış, “Yan Tesir” isimli şiir kitabımdan kendine ait şeyler bulduğunu söylediği iki şiiri seslendirerek bana göndermişti. “Ölürsem Ölürüm” ve “Annemden Duyduğum Kadarıyla Hayat” başlıklı bu iki şiiri düzenleyip paylaşma iznini de almıştım kendisinden. Çok geçmedi, malum hastalığa yakalandığı haberini aldım. Vefatından bir ay evvel haberleşmiştik. Halinden hiç şikâyetçi değildi. “Allah’ın dediği olur” diyordu.

 Allah’ın dediği oldu ve yazdığı hikâye ve deneme yazılarıyla kendi gök kubbemizde hoş bir seda bırakarak Rabbine kavuştu. 25 Eylül 2018 tarihli sosyal medya paylaşımını okuduğumda ihmaller zincirimizin nerelere kadar uzandığını görüp derin düşüncelere daldım. Şöyle diyordu:

"Beni ilk terk edecek olan adım ve yazılmamış öykülerimdir.

Adım terk edecek ilkin beni

"Cenaze geldi mi?" diyecekler "Recep geldi mi?" değil sözgelişi...

"Cenaze nerede" diyecekler ısrarla adımı anmayacaklar...

Sonra bir hikâye bile yazamayacağım...

Hikâye(m) bitmiş olacak

Dünya budur..."

Mekânı cennet olsun Recep Seyhan Ağabeyimizin.

SEN MUTLULUĞUN TANIMINI YAPABİLİR MİSİN ABİCİM?

Ne kadar mutlu olduğunu söyleyen insan varsa, o kadar mutluluk tanımı yapabilirsiniz. Tanım yaptığınız anda ise mutluluğunuzu o hâle çivilemiş, o noktaya sabitlemiş olursunuz. Başka bir şey sizi mutlu etmeye yetmez hale gelir. Tanımınızı değiştirmek zorunda kalırsınız. Cemal Süreya’ya “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” dedirten sebep de burada gizlidir. Kesin konuşmuyor, mutluluk, dilinden damağından uçup gitmesin diye. Kahvaltı bitti mi mutluluk biterse ne olur? Tanımı yeniden oluşturmak mecburiyeti doğar elbette.

Geçen gün okudum, TÜİK’e göre Türkiye’deki insanların yüzde 78’i yaptığı işi sevmiyormuş. Bu cümleyi yaptığı işten memnun değil ya da yaptığı iş kendini mutlu etmiyormuş şeklinde de kurabiliriz. Öyle ya TÜİK söylüyorsa doğrudur. Bakın ben bile buradan bir mutluluk tanımı çıkarabilirim. “Mutluluk, yaptığın işi sevmenin adıdır.” derim mesela. Kurduğum cümleden pişmanlık duymadığım sürece bu tanım geçerliliğini koruyacaktır. Mutluluğun insan ömrüne dayalı klişeleri mevcut. İş ve eş bunların başında gelir. Hele bir de işine göre eş veya eşine göre iş bulabilmişsen değme keyfine. Gelin arabalarının önüne ve arkasına yapıştırılan şeritteki gibi “Evleniyoruz-Mutluyuz” havası ne kadar sürerse mutluluğun tanımı da o denli devam edecektir. Sinop ilimiz 81 il içerisinde en mutlu şehir olarak biliniyor. Yani öyle haybeden bir şey değil, Sinop halkı bunu emeği ile kazanmış. Mutlu olma felsefesi değişmediği için bu şehirde mutluluğun tanımı da değişmiyor. Tartılabilir, ölçülebilir bir şey değil bu şehirde mutluluk. Şehri yaşayanların içine sinmiş, dışına sızan bir yaşama sevinci gibi. Hani diyor ya Nazım Usta, Abidin Dino’yu çağırdığı şiirinde:

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?”

Keşke mutluluğun tanımını yapmak da resmini yapmak kadar kolay olsaydı!