Yazılarımı yarım bıraktığımın farkındasınız. Gündem çok hızlı değişiyor. Bir şeye yetişmenin güçlüğü ortada. Olayları ve durumları yorumlamada, analitik bakış açısıyla gerçekleri orta yere koymada zorlanmıyoruz. Fakat hızlı değişen bu durumlar karşısında insanımızın zihni karmaşayı aşması açısından zorluklar yaşanmakta. Her şey ters yüz durumda.
İnsanların, dolayısıyla devletlerin birbirini etkilemede bir çok yöntem kullanılmaktadır. Bu, insanları psikolojik baskı altında tutmakta. İster istemez olayların çözümlenmesinde zorluklar yaşanmakta. Bizlere düşen sağlıklı bir bakış açısıyla, galeyana gelmeden, hamasete kapılmadan durumları yorulmada. Bu ara son iki yüz yılda güneyimizde, coğrafyamızda yaşanan süreci anlayabilmek için yoğun bir okumaya kendimizi ödevli kıldık. Çünkü İslâmî duyarlık sahibi insanlarımızın, gençlerimizin olayları kavrama ve yaklaşımdaki sakatlıklar gözlerimizden kaçmıyor Bunun sonucu olarak da insanlar birdenbire savrulmuyorlar. Savruluşlarının psikolojik gerekçeleri de anlaşılamamış oluyor.
Sosyoloji bilimi emperyalizm için araç olarak kullanılmaktadır. Bu vurgumuzun haklı gerekçeleri var. Sosyoloji ile birlikte yoğun psikolojik bir gerilim ile insanlar güz yaprakları gibi oradan oraya savrulmaktadır. Kavramları yerli yerine oturtamaz isek bu savruluşlar sürüp gidecek. Şu anda tutunacağımız sağlıklı bir düzlemde değiliz. Ayaklarımız ve düşüncelerimiz kaygan bir zeminde.
Merhum Ecevit i, o haliyle Bush karşısında oturuşundaki fotoğraf karesiyle çok eleştirmiştik. Haklı idik. Bu tablodan oldukça ezilmiş ve rahatsız olmuştuk millet olarak. Fakat, sonraki dönemde ise onun tam tersi Bush un karşısına kurulan Sayın Başbakan ın oturuşunda millet olarak böbürlenmeye başlamıştık. Bu iki tablonun karşılaştırmasında, üzerinde düşünülmeyi gerektiren hususlar bulunuyor. Fakat bu sefer bizi rahatsız eden bir başka durum söz konusu. Bir kere taklitçi bir oturuşun, tavır alışın getirdiği rahatsızlık. Biri bacak üstüne bacak atıyorsa diğeri de atıyor, biri gülümsüyorsa o da gülümsüyor Bir büyük ülkenin başkanı olma farklı bir şey. Her milletin kendine göre bir oturuş ve kalkış adabı vardır. Bunun ötesinde genel bir eğilim olarak, gerek medyada, gerek yazarlarda, gerek siyasa adamlarındaki bakış açısına dikkat etmede yarar var. "Başkan Bush aşağı, Başkan Bush yukarı" Biz Abede nin bir eyalet miyiz, bir sömürgesi miyiz ki, bizimle ilgisi olmayan bu ülkenin başkanına, sanki bizim başkanımızmış gibi hitapta bulunalım Aslında bu durum daha vahimdir.
Çünkü Bush bizimle dalga geçiyor. Nasıl mı
Oval ofiste bizim heyeti karşılamasındaki tutuma bakar isek bir komutanımızın omuzlarından tutarak: "Siz büyük bir ordusunuz" deyiveriyor. Ya da bir milletvekilimize: "Kilo vermişsin", Sayın Başbakana da "Hey ne haber" türünden diplomatik üslubun dışında, küçümseyici bir yaklaşımda bulunması gözden kaçmamalı.
Güneydeki olayları göz önünde bulundurursak tutsak askerleri elleriyle teslim eden General David Petraus un askerlerin başına çuval geçirişi olayı bir arada değerlendirilemiyor. Kedinin fare ile oynayışı gibi bir durum ortada. Üstüne üstlük alay edercesine "Siz büyük ordusunuz!" demesi kaldırılabilinir bir durum değildir. Aslında bunda Güneyde gelişen tiyatral dramatik komedi oyununun bir başka sahnesini oluşturuyor. Biz hâlâ hava sahamızda Suriye deki tesisleri bombalayan İsrail uçaklarının nasıl, niçin geçtiklerini bile çözebilmiş değiliz. Bu, çok basit bir geçiştirme ile örtüldü. Ama bu, bizim belleğimizde bir acı gerçek olarak duruyor. Komplekslerimiz bizi şu noktada düğümlüyor. Abede büyük devlet, biz onunla savaşamayız, onun suyunda gitmek zorundayız, bir eyalet olma duygu ve psikolojisi ile Irak ta öldürülen bir milyonu aşkın insanın katilini, Pakistan ı karıştıran vahşi Amerika Başkanını, Afganistan ı kan gölüne çeviren Bush u, bin yıldır birlikte yaşayan Türk ve Kürt Müslüman kardeşlerini birbirine öldürten bu adamı Başkan Bush gibi talihsiz bir yaklaşımla anıyorlar. Konuşma dilimizi bile değiştiriyorlar.