Son Osmanlı Hükümdarı Sultan Vahideddin Han’ın yurt dışına “zorla” gönderilmesinden  sonra TBMM tarafından seçilen  Halife Abdülmecit Efendi’nin, 23 Ağustos 1944’te Paris’te vefat edişinin 70. yılını bugünlerde yaşamaktayız. Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra yepyeni bir güzergâha ve dünya görüşüne doğru yol almaya başladı. Batılılaşan, kendini diğer millet ve ülkelerden ayıran hususiyetlerini tek tek bırakan Türkiye, geçmişini terk etti ya da terk etmeye zorlanıldı.

BUGÜN 3 Mart 2014. Yani Hilafet’in kaldırılışının 90. yılı. Son Osmanlı Hükümdarı Sultan Vahideddin Han’ın yurt dışına “zorla” gönderilmesinden  sonra TBMM tarafından seçilen  Halife Abdülmecit Efendi’nin, 23 Ağustos 1944’te Paris’te vefat edişinin 70. yılını bugünlerde yaşamaktayız. Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra yepyeni bir güzergâha ve dünya görüşüne doğru yol almaya başladı. Batılılaşan, kendini diğer millet ve ülkelerden ayıran hususiyetlerini tek tek bırakan Türkiye, geçmişini terk etti ya da terk etmeye zorlanıldı.

1 Kasım 1922’de bin küsur senelik saltanat kültürüne son veren ve Osmanlı saltanatını ortadan kaldıran Saltanatın Kaldırılması Kanunu’nun meclisten geçmesini müteakip 3 Mart 1924’te de bu yüce milletin şerefle yüzyıllar boyu taşıdığı, uğrunda öldüğü Hilafet makamı bir kanunla kaldırıldı. Hilâfet kavramı, Hazreti Peygamberin yerine geçecek imam veya kamu işlerini düzenleyici manasında kullanılmaktadır. Hazreti Peygamberin görevlerinden biri, devlet yöneticiliğidir. İşte Halife Peygamber Efendimizin sadece bu görevine taliptir. Bu da üzerinde durulan siyasî bir kurum olan “Hilâfet”tir. 1,2 

Dahası, kendisi başta olmak üzere etrafındaki bütün gurbetzedeler, kısa bir süre içerisinde affın çıkacağı ve Osmanlı ailesinin vatana dönebilme izninin yeniden verileceği hayâlini, yıllar yılı büyük bir sabırla kovalamışlardır.3 Özel bir kanunla çıkartılan bu aile mensuplarının yurttan çıkartılışları tam bir trajedidir. Bu ailenin başına gelen dünya insanlık tarihinde pek az ailenin başına gelmiştir.

Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, bebek tam 155 kişiydiler. Osmanlı hanedanının tamamı bu 155 kişiydi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, 3 Mart 1924’te kabul ettiği “431” sayılı kanun gereği apar topar beş parasız Türkiye dışına çıkartıldılar.

Şehzadelere 24 ile 72 saat, kadınlara bir haftayla 10 gün arasında önem sırasına göre değişen süreler tanınmıştı. 4 Mart 1924 gecesi, İstanbul Valisi Haydar Bey ve İstanbul Polis Müdürü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3 Mart 1924 günü kabul ettiği kanun maddesi gereği Dolmabahçe Sarayı’na gelerek Abdülmecit Efendiye durumu bildirdiler ve hemen o gece sarayda ne kadar insan varsa hepsini arabalara bindirip Sirkeci tren garından İsviçre’ye kadar bütün Avrupa’yı dolaşan “SİMPLON” isimli trene bindirildiler. Empati yapın o gece apar topar cebinde 5 kuruş para olmaksızın evlerinden alınıp bilinmeyen bir yere doğru giden bu trene binenlerden biri de siz olsaydınız ne düşünürdünüz… Sadece padişah eşleri olan kadınefendilerden, hanım sultan ve eşlerinden boşanmaları şartı ile damatların yurtta kalmalarına müsaade edilmiştir. İkişer bin İngiliz lirası ile sürgüne gönderilen hanedan mensuplarının Türk vatandaşlıkları ellerinden alındı. Türkiye’ye girmeleri, Türkiye’den hava yolları dâhil transit geçmeleri ve Türk topraklarında gayrimenkul edinmeleri yasaklandı. Mal varlıklarının tasfiyesine karar verildi. Sürgün,  hanedanın kadın mensupları için 28, erkekleri için 50 sene sürdü. Kadınlara 16 Haziran 1952’de Adnan Menderes döneminde çıkartılan bir kanunla hakları iade edildi. Erkekler ise bu haklara ancak 1974’deki genel af yasasıyla kavuşabildiler. Padişah torunlarının bir kısmı Türkiye’ye döndü, bir kısmı dönecek imkân bulamadıkları için yerleştikleri ülkelerde kaldılar.

Osmanlı hanedanının sürgün dönemi son derece maceralı geçti. Çoğu hayatını çok zor şartlar altında sürdürdü. Beş parasız, yurtsuz, apartmanların bodrum katlarında, soğuk ve yağmurlu caddelerin kaldırımlarında, duvarlarından şırıl şırıl suların aktığı rutubetli odalarda can verdiler. İtildiler, kakıldılar, horlandılar, aç kaldılar. Buz gibi havalarda kamyon kasalarının içlerinde donarak öldüler, ama asla Türkiye ya da Atatürk aleyhinde en küçük bir söz söylemediler. Hamallık yaptılar, mezar bekçiliği yaptılar, inşaatlarda kum taşıdılar, lağım temizlediler, suikastlara kurban gittiler, açlıktan öldüler ama asla kimseye el açmadılar. Bugün pek çoğu, kimsesiz, duvar kenarlarında ölen sokakta yaşayan insanların ölülerinin gömüldüğü belediye mezarlarında yatmaktadır.

Sultan Reşat Han’ın torunu Emine Mukbile Osmanoğlu, sürgünde bulunduğu yılların değerlendirmesini yaparken; “…Biz Söğüt’ten elde kılıçla çıkıp Viyana’ya kadar gidenlerin torunuyduk. Biz hiçbir vakit Türkiye’nin fenalığını düşünmedik. Ama bu memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra bir gece ansızın hazırlanmamıza bile müsaade edilmeden apar topar kovulduk. Diş değiştirirken kovuldum. Saçlarıma ak düştüğünde geriye dönmeme izin verildi” demektedir.

Sultan Abdülhamit Han’ın torunu Osman Nami Osmanoğlu ise, o zor ve acı dolu yılları şöyle tarif eder; “…Gurbeti, vatansızlığı anlayamazsınız. Hepimizin evinde Türk toprağı vardı. Yıllarca başucumda Çamlıca toprağı ile yattım. Aç kaldım, hamallık yaptım, her işi yaptım. Keşke Türk topraklarında olsaydım da yine aç kalsaydım…” Sultan Beşinci Murat’ın torunu, Ali Vasıb Efendi ise duygularını ancak şöyle dile getirebilir; “…Biz sürgün Osmanlılar, her baharda bir kere daha ölür, diriliriz… Bütün gençliğimiz, en güzel hatıralarımız, İstanbul’un baharı ile süslenmiştir.”4 

Memleketin ve milletin üzerine bir karabasan gibi çöktüğü ifade edilen bir ailenin gurbeti yaşayan mensupları, yurtlarından çok uzaklarda yaşadıkları hayatı ve Türkiye’yi işte yıllar sonra bu ülkeye maddî veya manevî herhangi bir ihtiyaçları olmaksızın böyle tarif etmektedirler… Garip, hem de çok garip değil mi ..

Hanedan üyesi 155 kişinin memleketi terk etmeleri için tanınan üç günlük mühlet içinde, tarihinde görülmemiş ve bir daha görülmesine imkân olmayan eşya satışlarına şahit oldu. Hiçbir idrak ve akıl sahibi çıkıp da, asırlarca, dünyanın dört bir yerinden derlenip toparlanmış olan bu misilsiz, nadir, antika, bir parçası servetler değerindeki paha biçilmez eşyayı, sahipleri namına olsun veya memleket namına olsun, ele almak, değeriyle satmak, hatta icap edenleri bedelleri hazineden zamanla ödeyerek müzelere toplamak basiretini düşünemedi. Kapanın elinde kaldı. Yahudi, Rum, Ermeni simsarlar bu arada meşhur dişçi Sami Güzberg, daha sonra Amerika’ya, İngiltere hatta Rusya’ya aktarılan misilsiz eşyanın güya sahibi oldular. Meselâ Alman İmparatoru 2. Wılhelm’in Sultan Hamit’in kızı, Ayşe Sultan’a hediye ettiği muhteşem bir piyano, otuzbeş liraya, ‘Fresko’ ailesine satıldı.

Saray erkanı ve damatlar arasında koleksiyon meraklıları çoktu. Zaten Osmanlı Hanedanı arasında, güzel sanatlar sevgisi hemen hemen umumi idi. Bu arada Damat Halit Paşa’nın Kuruçeşme’deki sarayında 5 Mart 1924 Çarşamba günü büyük bir müzayede yapılmış, çok değerli ve nadide eşya arasında, paşanın av hayvanları postları koleksiyonu satılmıştı. Birçoklarının tabii cesametinde doldurulmuş olan bu postlar, Sultan Hamit’in kayınbiraderi Damat Nuri Paşa’nın idi. Ve Halit Paşa, koleksiyonu büyük bir merak ve titizlikle tamamlamıştı. Toptan dört yüz liraya verilmişti.

Kırk sekiz odası olan Kuruçeşme’deki Halit Paşa Sarayı’nda bulunan eşyalardan, Paşa’nın bir gece içinde ayırmış oldukları, Yahudi Niyego’lar tarafından toptan 25 bin liraya alınmıştı. Ertesi günü Saraydan eşyalar taşınırken, bir başka alıcı grup Halit Paşa’ya 75 bin lira teklif etmişti. Paşa daha evvel söz verdiğini bildirerek, bir gün içindeki bu büyük kayba katlanmıştı. Sonradan duyulmuştu ki, 25 bin liraya alınan eşyalardan sadece bir satranç takımı, Hindistan’a beş bin altına satılmıştı!

Sultan Reşat’ın ve bir dönem Sultan Vahideddin’in başmabeynciliğini yapan Lütfi Simavi Bey, saraylardaki bu memleketten gitmekten kaynaklanan satış dolayısıyla, daha sonra Tanin gazetesindeki bir yazısında şöyle demektedir:

“…Eğer satış işinin vekâleti bir hayır kurumuna, meselâ Kızılay’a verilmiş olsaydı veya bu mevzuuyla asıl ilgilenmesi gereken Müzeler İdaresi ilgilenmiş olsaydı, inanıyorum ki, hem böyle büyük bir talana mani olunmuş olur, hem de müzelerimiz satılan eşya arasında bir daha elde edilmesine imkân olmayan çok kıymetli eserler ile zenginleşirdi. Ben sarayda başmabeynci sıfatıyla hizmet ettiğim seneler içinde, padişaha, şehzadelere, veliahdlara, sultanlara öyle değerli ve misli bulunmaz eşya ve hatıralar takdim edilmişti ki, bunların şimdi nerelerde oldukları bilinmez. Bunlar, padişahlar tarafından Hazine-i Hassa’ya bırakılan ve makam-ı saltanata ait olanlar haricinde, şahıslarına ait olanlar, oğullarına, kızlarına, gelinlerine, torunlarına, damatlara armağan edilmişlerdir. Bu gibi eşya kolaylıkla nakli mümkün olmadıklarından ve Hanedan mensupları ise ancak beraberlerinde alabildikleri kadarını memleket haricine götürmüş olma müsaadesine sahip bulunduklarından kalan eşya ne oldu Ben merak sevki ile bilcümle müzelerimizi ziyaret ettim. Üstad Halil Ethem Beyefendiden kalan eşyanın nelerden ibaret olduğunu sordum. Bana teessüf ve keder ile bir daha yerlerine konulması mümkün olmayan nadir ve kıymettar eşyanın şunun bunun elinde kaldığını ve mühim kısmının yurt dışında olduğunu söyledi.”

Daha sonra, bazı dedikodular çıkmış, o sırada ‘bazı nüfuzlu kişiler’in çok değerli eşyayı ele geçirdikleri söylenmişti. Hadiselerin iç yüzlerini bilenler, gerçeği bir filozof baş sallamasına bağlayıp; “…Bal tutanın parmaklarını yalaması her devirde, her ülkede, her zaman rastlanan beşeri bir tecellidir. Neden şaşmalı” demişlerdi…Gerçekten asıl şaşılacak şeyler dururken, teferruata şaşmak yazık değil miydi ..5 

Osmanlı Hanedanı’na ait saraylardaki mücevherat ile taşınır ve taşınamaz mallar, sahipleri tarafından yeterli zamana sahip olamadıkları için normal kıymetlerinin bazen yüzde birine satıldığı oluyordu. İşte bu yüzden şu an Türkiye ve Avrupa’nın kalburüstü ailelerinin köşklerini bu saraylara mahsus olan eşyalar süslemektedir.

Abdülmecit gibi vatanından ansızın kovulan Sultan Vahideddin’e parasızlığın ve vatansızlığın içinde kıvrandığı günlerden birinde, Hindistan Müslümanları, külliyetli bir para toplayıp Vahideddin’e göndermişler, Vahideddin de, kendisine bu parayı getiren şahsa parayı kabul edemeyeceğini söyleyip; “…Hamdolsun şimdi ihtiyacım yoktur” demiş. Parayı getiren zat ise; “…Bu parayı Müslümanlar İslamî bir hizmete sarf etmeniz için göndermişlerdir” demek suretiyle Halife olarak gördükleri Vahideddin’in gönlünü alarak bu parayı kendisine vermek istemişse de, Vahideddin, cevaben; “…Sizin ülkenizde, İslamî bir medrese veya buna benzer bir müessese var mıdır ” diye sormuş, parayı getiren kişi de; “Sind İslamiye” medresesinden ve diğer bir iki medreseden bahsetmiş. Bunun üzerine Vahideddin; “…Mademki benim bu parayı İslamî bir işe sarf etmem için getirdiniz. Ben de Halife sıfatıyla sizi elçi tayin ettim. Bu parayı alıp götürün, Sind İslamiye medresesi ile onun yanındaki diğer medreselere, halifenin namına harcayın” demiştir. O an orada bulunan Pakistan heyetinin içindeki Ravi isimli şahıs; “…Halife bu sözü söylediği zaman, Halife’nin huzurunda ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Zira paraya ihtiyacı olduğunu biliyorduk. Huzurundan ayrıldık ve bu parayı dediği yere sarf ettik.  Fakat geri gelip Hindistan’a vardığımız zaman Halife’nin vefat etmiş olduğu haberini aldık”6 demiştir.  İşte Türk tarihinin en büyük haini diye lanse edilen insanların son anları…

Muhabbetle.

Kaynaklar:

1) Ramazan Boyacıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Hilâfet’in Genel Bir Değerlendirmesi. Araştırma Dergisi, S.1, Sf; 59-61, 1996, Kayseri,

2) M.Akif Tural, Saltanatın Otopsisi veya Millî Hâkimiyet Yolunda Çekilen  Çileler, Atatürk Kültür Mer. Yay., Ankara, 1997

3) İsmail Çolak, a.g.e., Sf; 117, Yılmaz Çetinel,                a.g.e., Sf; 359’dan Naklen.

4) Murat Bardakçı, Son Osmanlılar, Hürriyet Gaz., İstanbul, 2006

5) Timuçin Mert, e.g.e., Sf;157

6) Ali Genceli, Sultan Vahideddin’e Dair Bir Hatıra.,  5 Ekim 1968, Bugün Gazetesi

Son halife Abdülmecit Efendi