Çözüm Süreci diye tanımlanan tarihten beri ortalık epey durgundu. Ölüm haberlerini almıyorduk. Ve seviniyorduk. Bir umut ışığı vardı. Konferans veya programlarım dolayısıyla gittiğim Doğu ve Güneydoğu kentlerinde süreçle ilgili sorulara muhatap olduk. Temkinli karşılıklar verdik. Doğrusu süreçten pek de emin değildik. Çünkü emperyalizmin parmağının olduğu bir büyük oyundan elini çekmesi beklenemezdi. Onların her zaman için bölge ülkelerini özellikle de Türkiye’yi denetimlerinde tutmak ister. Gerektiğinde olayları kızıştırır gerektiğinde durulur gibi görünür. Onlar için aslolan çıkarlarıdır. Çıkarlarına zarar verecek her durum onları rahatsız eder, tedbir alırlar.

Bölgede Müslümanlardan oluşan toplulukların güçlenmesi ayaklarının üzerinde durmaları istenmez, fırsat verilmez. Bu bilinen bir kural.

Türkiye bir seçim süreci geçirdi ama tam bir çıkmaza dönüştü. Uzun bir zamandır zıtlaşmaların ve çekişmelerin getirdiği çatışma bir araya gelinemez bir hava oluşturdu. Türkiye sanki ilk kez koalisyonlar sürecine girmiş gibi bir kaos yaşıyor. Kaldı ki geçmiş zamanlarda da partiler çoğunluk sağlamadı, koalisyonlar kuruldu. En zıt görünen partiler bir araya geldi. Bu dönem, nedense çok farklı oldu. Parlamentoya giren partiler ve onları temsil ettiği kitleler bu toprağın insanı. Birbirlerinden çok farklı düşünüyor olabilirler ama mutlaka ortak ve buluşabilecekleri noktaları vardır. Bu toprağın üzerinde yaşıyor olmak bile önemli.

Seçimlerden sonra yeniden bir araya gelme ve buluşabilme olanağı olabileceği varsayımı bizi umutlandırdı. Ne yazık ki sonuç hiç de öyle olmadı.

Bir el sönmüş gibi olan yangını birden körükledi.

Marjinal sol bir örgütün Kobani’ye destek amaçlı bölgeye gidişi bir soru, hem de önemli. Karmaşık ve zihinleri bulandıran bir sürü soru söz konusu bizler için. Kürtlerin haklarını savunmak için bölgeye giden sol bir örgütün mensupları Türkiye’nin dört bir yanından gençlerden oluşuyordu.

Bölge Kürtleri, Türk sıfatı akla gelince çok sevimli yaklaştıkları söylenemez. Benzer durum Orta Anadolu için de geçerli. Nefret ve öfke karşılıklı büyüyor. İster solcu olsun ister IŞİD’ci veya İslâmî bir görünüme mensup olsun. Çünkü bölge gergin bir yayın üzerinde. Marjinal örgüt mensuplarının Suruç’a gideceğini, orada toplantı yapacağını kim izledi, istihbaratta bulundu da tam toplantı anında biri canını feda edebilecek şekilde canlı bomba oluverdi. Yangın büyüdü bütün ülkeyi sardı.

Türkiye, uzun zamandır Abede’nin isteği doğrultusunda bölgeye yığınak yaptı, karşılık verdi. Yangının tetikleyicisi olan IŞİD birden buharlaşıverdi. Bunu fırsat bilen ya da yangını körükleyen güçler diğer güçleri de devreye soktu. Türkiye’nin dört bir yanını sardı. PKK devreye girdi. Bununla yetinilmedi marjinal sol örgütler devreye girdi.

IŞİD’in katliamı ağırdı ve asla kabul edilebilir değildi. Sonuçta insanımız öldü. Onun ardından başlayan olaylar ile onlarca insan öldü, hatta yüzleri buldu. Peki, bundan kim kazançlı çıktı. Türkiye mi, IŞİD mi, PKK mı, marjinal sol örgütler mi Bu ölen canların kimin canı, ölen insanlar anne yavruları değil mi Ocaklara ateş düşmüyor mu

Neden insanımızı kurtarmanın hamlelerinde bulunmuyoruz.

IŞİD’e karşı yapılan hamlede ve savaşta artık IŞİD diye bir şey yok ortalıkta. Terör örgütlerinin hedef aldığı asker, polis ve devlet kurumu mensupları insan değil mi PKK bunun bedelini kendi yandaşları açısından da ağır bir bedel olarak ödüyor

Ne olacak peki, bu insanlar öldükten sonra geriye ne kalacak. 1970’li yıllarda ölen binlerce gencin ölümleri ne kazandırdı. Kim kârlı çıktı Onlar ölüp giderken geriye ne bıraktı İdeolojileri mi kazandı, ülke mi kazandı, kim kazandı Emperyalizm sadece sevinçten keyif çatıyor hepsi bu.