Bir semtin adı yahut devlet kapısı olmaktan çıkıp terimsel anlam kazanmış Babıali ismini, onurdan yoksun babıadi kıvamına getiren gazetecilik; hep mutlu bir azınlığın elinde, güdümlü, yanlı ve konjonktürel eğilimlerin yoluna kurban televizyonculuk; hiçbir zaman aralığında, duyurması gereken sesi bulamayan ve zaten duyuracağı şey adına herhangi bir arayışta da olmayan, amacı bir türlü tespit edilememiş radyoculuk; Hollywood özentisi yapay starlar, ikoncanlar üreten tv’nin kokuşmuş malzemelerinden müteşekkil popüler sinemacılık; basit, yavan, uyduruk, yine tv’yle aynı doğrultuda saçma sapan fotoğrafları, yazıları, beyanatı birbirinden çalıp, kopyalayıp, yapıştırıp servis eden internetçilik; ifade edilen sözcüklerle, görsel ve işitsel paylaşımlarla bir başkası olunan, bir başkası olarak algılanılan facebookçuluk; her türden zırvanın kendine alıcı bulduğu twittercılık; 100 soruda Hz. Muhammed, Sokrates, Eflatun falan anlatan ve tuhaf şekilde rağbet gören kitapçılık; edebiyat ve sanat istisna tutulduğunda adından söz etmenin dahi lüzumsuzlaştığı dergicilik; ev içinde tv, internet vs. ile, evden çıktıktan sonra sokaklarda, caddelerde, otoyolda, otobüs duraklarında, dükkan camekanlarında, apartman duvarlarında, direklerde, bilboardlarda, toplu taşıma araçlarında, kaldırım ortasında, kitap-dergi sayfasında, her yerde her durumda ve her mekanda yüzümüze pis pis sırıtan, hadsiz, maddesi ya da formuyla yüzde yüz erotik, çoğu zaman pornografik reklamcılık; konuşmak yahut danışmaktan çok internette gezinmeye, müzik dinlemeye yarayan telefonculuk; bir başka unsur olmadan varlığı hiçbir anlam ifade etmeyen yani bilumum mümkün varlık olunduğunun açık delili usb, cd-rom, dahili, harici, belki mu’tezili harddiskler… Güya iletişim adına tanımlanmış tüm bu unsurlar, insanlar arasında ru be ru olması gereken iletişimin mekanize edilmesi, dijitalleşmesi, araçsallaşması ve bu araçların kullanımından amaçlanan sonuçla flulaşmasıdır. İnsan ete kemiğe bürünmüş bir iletişimden ibaretken, bu açıköğretim ya da uzem formatında anlaşma biçimi, cümle alemi kendi kalıbına sokarak biçimsizleştirebilmiştir. Yazıktır ki zamana karşı her şeyiyle işgal edilmiş bir insan profili sunuyoruz. Sadece gösterilmek istenenin görüldüğü, duyurulmak istenenin duyulduğu, bilinmesini istedikleri şeylerin bilindiği bir topluluk olarak… Farklı olanın, farklı olanı ya da istedikleri dışındakini isteyenin derdest edilmeye mahkum olduğu bir sistemin eliyle…

Elimize tutuşturulan, şarzlı pillerle çalışan bir takım anlamsız aletlerin birer imkan olduğuna inanıyoruz. Bir süre imkan olarak addedilen her şeyin, zaman geçtikçe zorunluluk haline geldiğini görmek yahut öyle sanmak acıklı…

Bizler eskiden, çok eskiden, karşılaştığı herkese selam veren insanlardık. “Aranızda selamı yayınız” sözünü önemseyen insanlar. İnsana, sırf insan olduğu için saygı duyan insanlar… Şimdi saygısız mı olduk? Hayır, bilakis bizler yani bugünün insanları, sokakta karşılaştığımız araçlara saygı gösteririz; saygıyla, efendice durup otomobillerin geçmesine izin veririz, öncelik onlarındır. Kaldırımın tam ortasına ve boyuna değil enine yerleştirilmiş reklam panolarına saygı gösteririz. Kaldırımda ağaçlara, park halinde araçlara, dükkanlardan taşan tezgahlara, elektrik direklerine saygı gösterir, onlara asla çarpmaz, kenardan geçeriz. Aynı saygının insanlara gösterilmesi zuldür artık! Zira kimi çapulcu, kimi haşhaşi, kimi yobazdır onların! İnsanın kullanımına sunulmuş her meta en az Hindistan’da inek kadar kutsaldır artık. ( İki yıl kadar önce çözüm süreci denen şeyle sorunları çözüme kavuşanların yaktığı birkaç otomobil için yetkililerin “milli servete saygısızlık” mealli beyanatlar vermesi hayli manidardı.)

Media denen olgunun insanı ve insanlığı işgaline karşı ne bireysel, ne toplumsal ve ne de komünal bir direniş fayda etmeyecektir. Daha az bulaşarak, lakin aleyhinde bir propagandayla yine aynı araçlar kullanılacaktır. Yegane doğru olan Tanrısal öğretinin izdüşümünde meta’ya tamah etmeksizin buranın ve buradakilerin “oyun ve eğlenceden ibaret olduğu” kanıksanacaktır. Yahut ummaktan kim usanmış…