Bizim davamızda kimse kendisi için çalışmaz. Bizim davamızda kimse bir başkası için de çalışmaz. Mamafih bizim davamızda genel olarak kimse çalışmaz!
İbtidai olarak söylemek gerekirse, sözün orijinalinde geçen ‘yaşamak’ sözcüğünü ‘çalışmak’ kelimesine çekerek gerçekleştirilmiş manipülasyoncuk dolayısıyla sözün aslı ve sahibine özür borcuna girer, o özrü dileriz. Sonra derhal meseleye rücu edip çalışmak bahsi üzerinden devam ederiz.
Bir davada istisnalar dışında –ki bu cümleye şahit olan herkes ‘heh işte ben o istisnayım’ diye düşünecektir– var gücüyle çalışma edebiyatı yapar, çalışma sözü verir, salon toplantılarında, mitinglerde yeminler döktürür; ama kimse sözünü tutmaya yanaşmaz. Muhtemelen çalışmak Doğu toplumlarının mizacına terstir. (‘Yok canım, daha neler’ demenizi beklerdim, maalesef İbn-i Haldun böyle bir saptamada bulunmamıştır.) Ya da çalışmak kelimesi konjonktür tarafından murdar edilen kavramlar dolayısıyla temkinle yaklaşılan, belki sinirlere dokunan, dokunduğu yeri yıpratan, tahriş eden bir şey oluvermiştir.
O halde çalışır gibi görünen nedir? Bir davada süreğenlik nasıl sağlanır? Çoğu zaman üç beş gariban bir şeyler üretir; söz söyler, iş yapar, bayrak asar, tasarım kasar, broşür basar, dağıtır, kitlelere ulaşmaya çalışır, söylem oluşturur ve benzeri uğraşlara girer. Yukarıda da vurgulandığı gibi bunlar istisnadır. Yani garibanlık nadirattandır. Kimse gönüllü olarak ne garibanlığa soyunur ne de çalışmaya yeltenir. Örneğin bir davada çaycılıktan başlamaktan söz edilir; çaycı baştan level atlamayı kafasına yerleştirmiştir, beyni belki başkanlığa, belki başkan yardımcılığına kadar uzanan hayallerin mekânıdır. En iyi ihtimalle çay ocağını büyütüp kendine ait bir kahvehane süslemektedir rüyalarını… Davanın ileri gelenleri; davanın dahlinde olduğu müddetçe hep ileri gelen olup asla geri gitmeyenleri, yani bir daha çaycılık gibi bir konumu kendine yediremeyenleri, davanın hep çay getirilenleri ama asla birine çay getirmeyi kendilerine yediremeyenleri, davanın marka takım elbiselileri, davanın ismini vekil adaylığında ilk sıraya yazıp belediye seçiminde görünmeyenleri; davanın etrafında dönülenleri, davanın tavaf edilenleri, davanın havalimanında karşılananları, davanın havalimanlarının vip kısmından özel araçla alınanları, davanın hep alkışlanıp, takdir görüp hiç takdir göstermeyenleri, davanın tezahüratla karşılananları, davanın söz sahipleri, davanın lüks restoranlarda yemek yiyenleri, adı sanı duyulmuşları, belki zenginleri, kodamanları, belki zengin olmayıp kodamanlaşanları ve davanın işte her nesi varsa onda boy gösterenleri çalışan bu üç beş garibanın uğraşını sahiplenir; kendisininmiş gibi, babasının tapulu malıymış gibi tepe tepe kullanır. Bir davanın garibanının sesi hiçbir zaman duyulmaz. Zaten gerçekten gariban olan sesini duyurmak gibi bir dert de taşımaz. Onların sesi herkesin; ileri gelenlerin sesi kendilerinindir.
Kararlar, tercihler, şan, şöhret, başarı, liyakat vs. hep ileri gelenlerindir. Sonuçlar, özellikle başarısız sonuçlar asla bunlar üzerinde kalmaz, üstlerine yapışmaz, yakıştırılmaz. Başarısız sonuçlar dolayısıyla zaten hiç akla gelmezler. Her başarısız sonuç ya en baştakinden, ya en alttakinden sorulur. Değerlendirme toplantılarında sorgulayandırlar. Cık, sorgulanamazlar. Onlar başarıların, şanın, şerefin, yüz akının, zaferlerin adamlarıdırlar. Üstün, becerikli, liyakatli, lakin bir türlü ortaya çıkaramadıkları, bir türlü izhar olmayan, gün yüzüne kavuşmayan maharetleriyle bilinirler. Her durumda anılabildiklerinden olsa gerek, tanınırlıklarından bir şey eksilmez. Bilinendirler. Popülerdirler. Lidere, müdüre, reise, başkana yanaşabilen, bir yardımcılık kapabilendirler. Başkana ulaşanı ulaşmayanı saptayan, menfaatlerine tezat ise hayırlı bir şeyin önüne set çekebilendirler. Ve nedense kahramanlık gösterdikleri için adları konmuş gibi, boy boylayıp soy soylayıp nam kazanmış gibi her dönem bilindik, her zaman ve her zeminde üstün varlıklardır. Hal böyle olunca ‘Kardeşliği, menfaati geçtik, dava adına yapıyormuş gibi gösterip bari kendiniz için çalışsaydınız, hiç olmadığınız, hiç eylemediğiniz gibi görünmeseydiniz’ dedirtirler insana.
“Bizim davamızda kimse kendisi için yaşamaz, herkes kardeşi için yaşar. Menfaati öldürmenin en kolay yolu budur.” diye bir ahlaki ilke belirten hocaya rahmet olsun. Menfaat denen şey herhalde mal edinmekle, kâr elde etmekle, somut verilerle sınırlanmaz. Popülizmin dibini sıyıran ve popüler olan her şeye yanlamayı şiar edinenler bir koltuğa konmadan rahat etmeyeceklerdir, onu da biliriz. İnsan yaşadıkça menfaat denen şey de yaşayacaktır, onu da… Elbette bir dava için çalışmak yahut menfaat döngüsü salt seçkinlerden ibaret değildir. Nasip olursa bir başka yazıda buna devam ederiz.