BU memlekette bir kesim uzun yıllardan beri azınlık
olmalarına rağmen kendilerini üstün gördüler. Toplumun değişmesi ve
değiştirilmesi gerektiğine karar verip bu yönde hareket ettiler. Böyle bir
yaklaşım toplumun büyük çoğunluğunun dışlanması, güdülmesi gerektiği
anlayışının ürünüydü. Ne var ki, milletin çoğunluğu bunlara gerek cumhuriyet
öncesinde gerek sonrasında iktidar edecek ölçüde destek vermedi. Özellikle
ülkeyi yönetenlerin seçimler yoluyla millet tarafından belirlenmesi bu kesimi
iyice öfkelendirdi, hatta kendileri gibi düşünmeyen ve inanmayan çoğunluğa kin
ve öfke duymaya başladılar. Çünkü onlara göre neyin iyi olduğunu millet
anlamıyordu. Anlasaydı kendilerini işbaşına getirir onların önerdiği anlayışa
destek verirdi. Vermediğine göre bunun bir şekilde ele geçirilmesi gerekirdi.
Yönetimi ele geçirmek için bu kesim Cumhuriyet öncesi ve sonrasında isyanlara,
darbelere bel bağladı. Ne var ki, darbelerle geldikleri iktidarda kalıcı
olamadılar. Millete daha iyi bir hayat hazırlama hususunda beceriksiz çıktılar,
başarısız oldular. Çünkü taklitçiydiler Bunun içinde millet bulduğu ilk
fırsatta bunları iş başından uzaklaştırdı.
Milleti beğenmeyen, güdülmesi ve değiştirilmesi ve
Batı ya yamanması gerektiğine inan bu kesim Cumhuriyet sonrasında demokrasi, öz
gürlük, insan hakları, barış ve kardeşlik gibi kelimeleri dillerinden hiç
düşürmediler. Bir bakıma kendileri gibi düşünmeyen büyük çoğunluğun ne kadar
özgür, ne kadar insan hakkına sahip olabileceğine de kendileri karar vermeye
kalkıştılar. Kısacası, bu ülkede insan hakları, demokrasi ve özgürlük
kelimelerini en fazla kullananlar bu kavramların hayata geçmesine de engel
oldular. Çünkü bunlara göre demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değer ve
haklar sadece kendileri gibi inanan ve düşünenlerin hakkıydı. Sadece, onlar
barıştan, kardeşlikten yanaydılar ve barış sadece onlar eliyle ülkeye
gelebilirdi! Ancak, bunun için öncelikli olarak herkesin onlara dolaylı ya da
dolaysız destek olması gerekiyordu. Böyle bir durum gerçekleştiği takdire kime
ne kadar özgürlük, ne kadar insan hakkı tanınacağına karar verebilirlerdi!
27 Mayıs 1960 da bir devlet dairesinde çalışıyor, aynı
zamanda Akşam Lisesi ne gidiyordum. Darbe sabahı sanıyorum öğleye doğru sokağa
çıkma yasağı kalkmış iş yerimize gelmiştik. Toplumun belli bir kesiminde müthiş
bir coşku vardı. Sanki ülkede darbe olmamış bayram vardı. Buna karşılık büyük
kesim üzgün, boynu bükük kendilerini üzen ama bir kesimin coşkusuna yol açan bu
görüntüleri kenardan istemeyerek seyrediyorlardı. Çalıştığım kurum
Bakanlıklarda ana caddeye bakıyordu. Bir ara düzenli bir şekilde caddeden
askerler geçiyordu. Çalıştığım kurumdaki insanların önemli bir kısmı camlardan,
balkonlardan sarkmış askerleri alkışlıyordu. Bense rahmetli dedemin Demokrat
Parti yanlısı olması sebebiyle olsa gerek darbecileri alkışlamıyor kenardan
üzgün bir şekilde izliyordum. Birdenbire en az iki yıldır birlikte
çalıştığımız, o güne kadar aramızda hiçbir kötü söz geçmemiş, okumuş, kurumda
yetkili 30 yaşlarında bir memur arkadaş bana dönerek, Sizin gibilere ne
yapacağımızı çok iyi biliyoruz diye çıkışmaz mı Şaşırdım kaldım. Aramızda
hiçbir sorun yaşanmadığı halde bana bu tepkiyi niçin vermişti diye düşünürken,
anladım ki, darbenin arkasından yapılacak ilk seçimde tuttuğu partinin iktidar
olacağı düşüncesiyle şimdiden kendisi gibi düşünmeyenlere karşı yıllardır
içinde biriktirdiği öfkeyi kusmuştu. Bu bakımdan siyasette ne zaman bir kesim
azgınlaşsa, işi kavgaya, hakarete dönüştürse hep geçmişte yaşadığım bu olayı
hatırlarım. Bugün bile bazı siyasiler rakiplerini meydanlarda ve sandıkta
yenememenin öfke çılgınlığını yaşadıklarını düşünürüm. Yıllar boyu içlerinde
biriktirdikleri, ama hep demokrasi, özgürlük, insan hakları, barış ve sevgi
gibi kavramlarla örtmeye çalıştıkları gerçek duygularının dışa vurumu olarak
ortaya çıktığını düşünürüm. Bu bakımdan son günlerde yaşanan hakaret ve küfür
yarışını yadırgamamak gerekir. 28 Şubat sürecinde yaşananlar, Cumhuriyet
mitinglerinde söylenenlerin birbirinin tekrarı olduğunu unutmamak lazım.