Bülent Akyürek bu dünyaya veda etti. Hayatımda tanıdığım toprağa en yakın isimlerden bir tanesiydi. Olduğu gibiydi. Ne renkli cümlelerin ardında ne de renkli ışıklar altındaydı. Sade, yalın bir insan olarak yaşadı bu hayatı.
O, “İnsanlar bu dünyaya bir kelime olarak gelmek ister. Bence böyle olmalı. Bizden geriye bir kelime kalmalı,” derdi. Şimdi onun ardından bakarken, o kelimenin ne olduğunu düşünmeden edemiyorum. Cenazesindeki insanların şahadeti gösterdi ki bu dünyayı yalınkat bir yürekle geçmiş gerçek bir insan kaldı geriye.
Aslında yaşadığımız çağ, “kelime”yi çoğaltma çağıdır; ama anlamı eksiltme çağı. Herkes görünmek istiyor, herkes iz bırakmak istiyor, herkes konuşmak istiyor. Fakat çok az insan gerçekten “olmak” istiyor. Bülent Akyürek’in hayatı, tam da bu gürültünün ortasında sessiz bir itiraz gibiydi. O, görünürlüğü değil, sahiciliği tercih etti.
Sahicilik bugün en pahalı hasletlerden biri. Çünkü güçle mesafeyi korumayı, yapaylığa yüz vermemeyi, alkışa bağımlı olmamayı gerektirir. İnsan ya hakikate yaslanır ya da kalabalığa. İkisine birden yaslanmak mümkün değildir. O, tercihini hakikatten yana yaptı.
Toprağa yakın olmak, biraz da faniliğin bilincinde yaşamaktır. İnsan toprağa yaklaştıkça hafifler. Yüklerini, iddialarını, gösterişini bırakır. Bu yüzden toprağa yakın insanlar ağır konuşmaz; ama derin iz bırakır. Onlar büyük cümleler kurmazlar; fakat büyük bir güven duygusu bırakırlar arkasında. Cenazelerdeki kalabalık bazen bir hayatın özeti olur. O kalabalık, söylenmemiş bir şahitliktir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Bülent Akyürek’in geride bıraktığı kelime belki “sahicilik”, belki “istikamet”, belki de en yalın hâliyle “insan”dır. Çünkü insan olmak artık en zor şey. Makamların, unvanların, görünürlüğün, iddianın bu kadar çoğaldığı bir dünyada, sadece insan kalabilmek başlı başına bir direniştir.
Bir hayatın değeri ne kadar tanındığıyla değil ne kadar tutarlı yaşandığıyla ölçülür. Söz ile hâl arasındaki mesafe ne kadar azsa, insan o kadar tamamlanmıştır. O, bu mesafeyi kapatabilmiş insanlardandı. Hayatını bir performans gibi değil, bir emanet gibi yaşadı.
Belki de asıl mesele şu: Biz bu dünyadan hangi kelime olarak geçeceğiz? Şöhret mi? Güç mü? Hırs mı? Yoksa doğruluk, sadelik ve insanlık mı? Her ölüm, geride kalanlara yöneltilmiş sessiz bir sorudur. Onun gidişi de bize bunu soruyor. Bir kelime olmak… Ne eksik ne fazla. Ne yapay ne gösterişli. Sadece hakikate yakın bir kelime.
Allah rahmet eylesin. Onun kelimesi, tanıyanların kalbinde yaşamaya devam edecek. Biz ondan razıyız; Rabbim de ondan razı olsun. Merhametiyle muamele buyursun, kusurlarını affıyla örtsün, iyiliklerini kabul eylesin.
Gönül dünyamızdan bir yaprak düştü. Sessizce… Gürültüsüz… Ama eksikliği derinden hissedilecek bir yaprak. Bazı insanlar hayatımızdan çıktığında bir boşluk değil, bir sükût bırakır; o sükûtun içinde hatıralar konuşur. Şimdi onun ardından içimizde konuşan şey tam da bu: Sade bir iyiliğin, gösterişsiz bir duruşun, sahici bir insanlığın hatırası.
Toprak onu incitmesin. Mekânı cennet olsun. Geride bıraktığı kelime, bizim için bir ölçü, bir hatırlatma, bir istikamet olarak kalsın. Çünkü bazı insanlar giderken bile öğretmeye devam eder.
Ve bazı vedalar, kalpte uzun süre kapanmayan bir kapı bırakır. Hoşça bakın zatınıza…