Evrensel bir değer olan müziğe kulak vermek dikkate almak lazım. Bir türkü üzerinden anlatmak istediklerim var. Müzik, bizim topraklarımızda en yanlış anlaşılan şeylerden biridir. Ezan ve Kur’an’ı farklı makamlarda dinlemenin verdiği duygular varken, ney sesinin huzurundan bahsederken, sazı geleneksel çalgı aletlerimizden sayarken, mehter takımlarında davul başta olmak üzere bir sürü farklı müzik aleti varken, ilahilere bendir eşlik ederken müzik ne ara sakınılası, korkulası, geri durulası, haram olası bir hale dönüştü anlamak mümkün değil.
Her bir enstrümanın ayrı bir etkisi varken ve biz bu etkiyi kullanamıyorken tabi ki sessiz adımlarla alandan uzaklaşmamız normal. Bazen insanların bağırması, saldırması ya da hakaret etmesi başka yapacak şey bilmediklerinden ya da bulamadıklarındandır. Sanki müzik konusunda bizde de böyle bir durum var gibi. Bilsek, belki de anasını bile ağlatacağız ama yok. Yine işin kolayına mı kaçıyoruz diye endişelenmiyor değilim. Nihayetinde müziği aracı kılarak doğru, güzel ve faydalı işler yapmak da tam tersine bir etkiye sebep olmak da bizim elimizde değil mi? O zaman zor diye alandan kaçıp, yetersiz açıklamalarla konuya uzak durmak hiç de mantıklı değil.
Müzik alanındaki usta sanatçıların birer filozof olduğunu düşünmüşümdür. Usta sanatçı derken, eline bir müzik aleti alıp, sıradan cümleleri arka arkaya döşeyerek notalara harç yapanlar değil. Kullandığı müzik aletini konuşturan, sözleri ile düşündüren, yaşadığı döneme damga vuranlardan bahsediyorum, merhum Neşet Ertaş gibi gerçek sanatçılardan. Neşet Ertaş’ı çok geniş kapsamlı ele almaya gerek yok. Sadece bir parçası var ki akıllara durgunluk veriyor. Yolcu. Aslında ismi bile yeterli. Bizden bahsediyor bu türkü, hepimizden, dünyaya yolu düşen bütün yolculardan. Bu yazıyı okuduktan sonra türküyü dinleyip yazıyı tekrar okursanız o zaman anlatmaya çalıştığım şeyi çok daha iyi anlarsınız.
Neşet Ertaş bu muazzam türküsünde ya da sanat eserinde de diyebiliriz, bir anadan dünyaya gelip, görür görmez dünyaya gönül veren yolcudan bahsediyor. “Gönül verdin ama hiç sordun mu, düşündün mü?” diyor. Her şeyin bir nedeni olduğunu söylerken, “sen hiç nedeni sordun mu?” diyor. Yani, her şeyin bir nedeni olması senin de nedenleri merak edip soracağın anlamına gelmiyor ve maalesef insan sormuyor demek istiyor. İnsanın ölümlü olduğunu hatırlatırken ruhun ölmeyeceğini bildiriyor. Ruhun ölmemesi ebedi bir âleme işaret ediyor değil mi! Eğer ebedi bir âlem varsa, eğer cennet ve cehennem varsa hazırlıklı olmak lazım. Neşet Ertaş “cehennem azabı zordur çekilmez, aklını başına al” diyor. İnsandan doğan insan, hayvandan doğan da hayvan oluyorsa evrim falan gibi kafanı boş şeylerle karıştırma, “ana haktır sen bu sırra erdin mi?” diye soruyor. Felsefenin, düşünmek, merak etmek, araştırmak, itiraz etmek, tartışmak ve doğru soruları sormak olduğunu her cümlesinde dile getiriyor. Herkesin kesin ve net olarak bildiği bir şey var ki o da ölümdür. “Bu güzel günler geçecek, kul olmanın yolunu bulmaya bak” diyor Neşet usta. Emanetçi emanetin almadan derken sahip olduğumuz her şeyin gelip geçici olduğunu, sıradan bir emanetçiden farkımızın olmadığını da hatırlatıyor. Bağırırız, çağırırız, ağlarız, güleriz, kazanırız, biriktiririz, harcarız, ezelden beri böyle gelip geçmiştir. “Unutma nice yolcular bizim gibi gelip gitmiştir” diye tekrar herkes gibi yolcu olduğumuzu hatırlatıyor. Kapanışta da dünyayı vatanın ya da yurdun mu zannettin diye son silkelemesini yapıyor.
Herkes şarkı türkü söyleyebilir, müzik aleti çalabilir ama çok azı gerçek bir sanat icra eder ve ölümsüz bir usta olarak asırlar boyu anılır. İşte böylelerine kulak vermek lazım. Kim bilir daha neler neler dediler de haberimiz yok.