Bir düşünürün bilgi felsefesine dair düşüncelerini araştırmak klasik felsefe dikkate alındığında birçok disiplinin bir arada değerlendirilmesini gerekli kılar. Bilgi, ister nefiste bir husul, isterse bilen ve bilinen arasında bir nispet, isterse bilinenin bilene apaçık olması olarak tanımlansın tasavvur ve tasdiki mesele edinmesi cihetinden mantık ilmi ile ilişkilidir. Aynı şekilde bilen özneyi mesele edinmesi cihetinden psikoloji ilmiyle ilişkilidir. Nihayet bilginin kendinde ne olduğu ve mutlak olarak eşyanın hakikatlerinin bilip bilinemeyeceği gibi merkezi sorular cihetinden de metafizik ilmi ile ilgilidir. Bu ilgiler ve irtibatlar üzerine araştırma yapmaksızın bir düşünürün bilgi felsefesinin ne olduğu tam manası ile anlaşılamaz. Bir filozofun bilgi felsefesinin anlaşılabilmesi için insanın yapısına ve idrak güçlerine ilişkin düşüncelerinin ve filozofun düşüncesinde bütün varlığı kuşatan bir bilgi düzeyine ulaşmanın şartlarının ne olduğunun ortaya konulması gerekir.
Kuşkusuz bilgi felsefesi için en belirleyici ilim metafiziktir. Çünkü metafizik, diğer bütün ilimlerin belirleyicisi olduğu gibi bilgi felsefesinin de belirleyicisidir. Metafizik ile bilgi arasında irtibat iki yönlüdür. Birincisi; bilgiye imkân açan varlık anlayışının ortaya konulması ve açılan imkânın belirginleştirilmesi, ikincisi ise; kendinde bilginin ne olduğu ve bilginin imkânının sorgulanmasıdır.
Birinci irtibat yönü dikkate alındığında tartışma varlık tartışmasına döner. Modern araştırmacıların ifadesi ile; İbn Sinâ özelinde bilginin imkânı tartışması esasında varlık tasnifinde ortaya çıkan düalizmle ilgili bir tartışmadır. Çünkü İbn Sinâ felsefesinde maddi olanla akli olanın kesin çizgilerle ayrışması kendi aralarında ortaya çıkan ilişkiyi problemli hale getirmektedir. Bilginin imkânı tartışmaları daha temelde Varlık-Yokluk, Vücut-Mahiyet, Birlik-Çokluk ve Zorunlu-Mümkün tartışmaları ile birebir ilişkilidir. Bu ilişkide belirleyici taraf bilgi değil bu kavramların varlık düzenindeki konumları ve mahiyetleridir.
Eşyanın hakikatlerinin varlığının ne olduğu tartışması açıklığa kavuşturulmaksızın bu hakikatlere ulaşma ve eşyayı olduğu hâl üzere bilmenin imkânını anlamak neredeyse imkânsızdır. Ayrıca insan nefsinin ulaşabileceği en genel ve bedihi kavramın ne olduğu sorusuna, bu kavrama nasıl ulaşıldığı sorusu eklenince iş tamamı ile metafizik tartışmaya döner. Bu sorulara, ulaşılan ilk idrakin diğer idrakleri nasıl etkilediği sorusu eklendiğinde tartışma daha kapsamlı hal alır.
İkinci irtibat yönü dikkate alındığında ise; bilginin imkânının ispat edilmesi gerekir. Bu yüzdendir ki İbn Sina’nın Kitabu’l-Burhân’ında, Maturidi’nin Kitabu’t-Tevhid’inde, Hucviri’nin Keşfu’I-Mahcub’unda ve Fahreddin Razi’nin Muhassal’ında bilginin imkânını tartışılarak söze başlanır. Bu tartışmalarda bir kavram ve önermenin apaçık olup kanıtlanmaya ihtiyaç duymadığı kabul edilip, sonraki bilgiler bu temel üzerine inşa edilmediği takdirde bütünüyle anlamsızlığa düşüleceği ifade veya ima edilir. Yani bilginin imkânını reddetmek, insanın her şeyden önce bizzat kendisini inkâr etmesi anlamına gelir ki insan türünün böylesi bir inkâr ehliyetine sahip olduğunu kabul etmek için hiçbir makul gerekçe yoktur.
Tümellik iddiasında bulunan bütün ilimlerin bilginin imkânını sorgulayarak bir tümellik araştırmasına girmesi varlık ile bilgi arasında çift yönlü bir irtibatın olduğu izlenimi veriyor. Bu izlenim, varlığa dair ilk tasavvurlarımızın bilginin imkânını doğurması ve bilginin imkânının ispatı varlığa dair konuşmamıza zemin hazırlaması olarak ifade edilebilir. Dolayısı ile bir düşünürün varlık anlayışı ve varlık ayrımları bilgi felsefesinin en belirleyici yönünü ifade eder.