İnsanın dışı değil içi küser. Şayet dışı küsüp içi barışıklığını koruyorsa ortada bir hesap vardır. Hem dışı hem de içi küsüyorsa insanın küstüğü kişiyi trajik anlamda öldürmüş sayılır. Dargınlık muvakkat bir zamandır ve kişiler arasındaki ilişkileri yeniden onarmaya yarar. Kimse başkasını kendisi gibi yapmaya çalışmasın ve olmayınca da ona gönül koymasın. Herkes kendi kendisinin kendisidir. Bir fiziği ve kimyası vardır. Dünyayı küreselleştirmek nasıl bir hendesevi bir gayeye hizmet ediyorsa insanları tek tipleştirmek de aynı mühendisliğin bir parçasıdır.


Saymaya kalksam içimin küstüğü insan sayısı bir hayli kalabalık. Fakat ben bu fazlalığa şahit olmamak için onları saymadığım gibi saygınlıklarına da halel getirecek bir şeye teşebbüs etmiyorum. Bir insana içten küsmüşsem eğer onu o hale getiren duruma karşı bir protestodur bu. Sebebini sorsalar anlatmam çok zor olur. Zira zamanla küskünlüğün sebebi unutulur sadece kendisi kalır. Sebepler hatırlansa bile eskiyip anlamsızlaşır. Fındık kabuğunu doldurmayan şeyle kıyas edilir.


Küsmek küsülen kişiyi kul hakkı ceremesini çekmeye mahkûm etmektir. Çünkü aradaki iletişim kalktığı için ilişkiyi onarıp telafi etme imkânı da yoktur. Belki de bu yüzden ilerde küsme ihtimalim olan insanlarla tanışmamayı tercih ederim. Yeryüzündeki insanların kahir ekseriyeti ile konuşup selamlaşmıyoruz bile. Doğal bir dargınlık yaşıyoruz dünyanın bir ucundaki insanlarla.


Küskünlük yakın ilişkisi olan insanlarla ilgili bir durumdur. Darılan insan bu haliyle darıldığı kişiyi tanışmadan evvelki pozisyonuna geri göndermek ister. Bu bir tür kişisel sürgündür. Zor olan barıştır. Bir caddeyi araç ve insan trafiğine kapamak belli bir süre sükûneti sağlayabilir, fakat hayati dinamizmi söndürüp yok eder. Toplumda bir kısım insanlara dargın yaşarsanız, yani hayat caddenizden o ve onun gibilerin geçmesini engellerseniz yaşamak denilen şeyin gramajı hızla düşmeye başlar. Zaten öldükten sonra kimse kimseyi göremeyecek ve konuşamayacak ne diye acele edip de şimdiden yaşarken o manzarayı yaşamaya çalışıyoruz ki? Sabredin bir süre sonra zaten sessiz ve dilsiz, elsiz ve ayaksız bir meyyit hayatınız olacak, özlediğiniz dargınlık ve küskünlüğü o zaman doya doya yaşarsınız.

Hümeyra Yabar’ın bir geçidi var; geçidinde hayvanları var

Hümeyra Yabar ismi ile ne yapıp edin tanışın diyorum. Bu cümleyi elimde onun Hayvan Geçidi isimli öykü kitabını okurken arkaya yaslanarak kurdum. Beğenmekle şaşırmak arası bir duygu ile insan karşı karşıya kaldığında sığınacağı şey onu bir başkasına tavsiye etmektir. Buna bir “beğeni cemaati” demek yanlış olur. En güzel ifadesini sanırım “kolektif hoşnutluk” ile bulabilir. Daha önce de olmuştu bu. Hümeyra Yabar’ın kaleminden Uykusuz Meyveler kitabını okuduğumda da kalakalmıştım. Beğeninin bir noktada mıhlanıp kalması diyebileceğimiz bir psikolojiydi sanki. Kendisi de bir psikolog olan yazar okuyucusuna yaşatacağı halet-i ruhiyenin gayet farkında gibidir.


Kent hayatıyla beraber hayvanlarla kesişen yollarımız, örtüşen işlerimiz ya da onlarla gelişlerimiz ve gidişlerimiz de kalmadı. Şimdi evlerimizde yalnızlığımızı tırmalamaya çalışan bir kedimiz varsa şanslıyız demektir. Hümeyra Yabar aslan, ahtapot, örümcek, timsah, at, ayı, zebra, kirpi ve salyangoz gibi sezgilerine içsel tanıklık ettiği 30 hayvanla tanıştırıyor okuyucuyu. Hayvanlara karşı korku ve peşin yargıları muhasebe etme imkânı buluyorsunuz bu öyküleri okurken. Farklılık eşiğini geçerek aynı hikâyede buluşmak gibi bir müşterek alana yerleşiyorsunuz. Modern bir fabl örneği sayabileceğimiz bu öyküler canlı olma müşterekine yaslanan insanın hayvanla kurduğu empatiye de okuyanı ortak ediyor.


Kitabın daha ilk öyküsü olan Yumuşak Aslan Hamlesi’nde kafanızdaki “aslan” fotoğrafı değişiveriyor: “Kapısında, dikkat köpek var, yazan evleri geçip buyurun içeride aslan var, yazan evin ziline bastım. Elimdeki çikolata paketinin süsleriyle oynarken gergin anlarımda beni yatıştıran tekerlemeyi mırıldanarak sakinleştim.” Yazarımız keçinin günahını kediye yüklemeyi de ihmal etmemiş. Onu da Günah Kedisi öyküsünden okuduk. Bu öyküyü okurken her satırında Orçun’u gördüm. Orçun dedimse bir yıldır bizimle yaşayan kedimizi kastediyorum. Sanki Hümeyra Yabar bizim kediyi bizden bile daha iyi anlatmış. Kendimiz neysek kedimiz de o.


Yazmak ne büyük bir imkândır ki meyveleri konuşturur, hayvanları duygulandırır, insanları onlarla dost kılar. Okuduktan sonra da benim gibi bir müddet arkaya yaslanıp gözünüzün önünden geçen hayvanları hislerinizle yakalamaya çalışırsınız.


Bu kitabı okursan insansız dünyada yalnız olmayacağını fark edebilirsin sevgili okur. Uykusuz Meyveler’i de okursan elmadır armuttur deyip geçmez, onların da bir canı olduğunu keşfedersin. Denemekte fayda var.
(Hayvan Geçidi-Hümeyra Yabar-Şule Yayınları)