Bu başlığı her okur, her insan kendine göre evirip çevirebilir. Bir çay bahçesinde etrafımızı çeviren meraklı gençlerin bize yönlendirdikleri sorular. Hemen yanı başımızda, taburelerine oturmuş ateşin İslâmcı gazeteleri de okuyan [ne demekse bu ], bize kulak kabartanların psikolojisi daha çok düşünmemizi gerektirdi. Belli ki onlar gibi düşünmediğimiz için bize büyük ve simsiyah puntolu öfke dolu manşetli gazeteyi bize çevirerek gösteriyor, kızıyorlar, öfkeleniyorlar. Yüz ifadelerinden belli. Bir süredir zihnimi meşgul eden, bu ve benzeri sorunların nelere dayandığı.
Toplum kendi kavramlarını, çizgisini ve değerlerini yitirdiği için başkalarından medet umuyor. Başkalarına yaslanmaya bakıyor. Kendi olmayı önemsemiyor.
Çay bahçesindeki o gençler beni soru yağmuruna tuttular. "Falan gazetenin feşmekan yazarı ne cesur yazılar yazıyor: O yazar iyi biri değil mi ağabey " Karşı taraftan biri olduğu halde, rolü gereği karşı tarafa küfrederek, öfkelenerek, ti ye ve dalgaya alarak yazıyor. Üstelik bizim tarafta gibi görünen bir gazetede yüklüce maaş alarak yapıyor. Zaten 28 şubat sonrası böyle bir moda oluştu. Onlardan olup, onlar gibi yaşayıp düşünen, ama onlara karşıymış gibi duran ve bu taraftan yüklüce götürenler grubu. Düşünce hayatımızda, büyük çabalar ortaya konularak önemli bir okur tabanı oluşturuldu. Önemli yazarlar yetişti. Kendi kendimize fazlasıyla yeter olduk. Ama, kendimizi küçük görme, komplekslerimiz yakamızı bırakmadığı için, yerli oryantalistlerden biri biraz övücü bir söz etti mi yere göğe sığdırılmaz. Şimdi onlar bizim tarafta köşe başlarını tutmuş durumdadırlar. Yetişen okurumuz onlara emanet edildi, onlar da bu okur tabanını bir iyi AB ci, Amerikancı, İsrailci yapıp çıktılar. İşte o gençlere "Üstat Sezai Karakoç u okuyun" diyorum onlara. "Millî Gazete, üslubu ve duruşu bakımından oldukça önemlidir. Sağlam duruşludur, onu okuyun." Bunu söyleyen gençler. "Falan gazetenin falan yazarı benim adıma küfrettikçe, karşı tarafla savaştıkça içimin yağları eriyor." Bunu söyleyen üniversitede bir öğretim görevlisi. Buna nasıl bir karşılık vereceğimi bilemedim. Bunu söyleyen, yıllarca birlikte yürüdüğüm bir yol arkadaşım. Kendisi bir şey yapamıyor, bir eser, bir çalışma, bir faaliyet gösteremiyor, başkasının onun adına yapmış olduğu küfür, öfkelenme, kılıç çekme işine geliyor. Bunları kendisine söyleyemedim. Söylesem benim elimde güç mü var, hem ben bir şey yaparsam ertesi gün kapıya konulurum diyecek. Tam o saatte bir radyodan aradılar, 301 ile ilgili bir söyleşi yaptılar canlı yayında. Onlar da yanımda, o anda bırakıp gidemedim. AB 301 üzerinde çok titizleniyor. Bu sohbet, bu söyleşi ve bu ortamda neyi nasıl izah edecektim. Batı, beni asimile ederek içine alma, ben yok etme çabasında. Beni kendinden biri yapmaya ve kendi dinine, ruhuna almaya çabalamakta. Onun bana belirlediği sınırlar, koşullar ve hayata bakış özgürlüğünü o belirleyecek ve ben de yaşayacağım. Irak ta 1 milyon yedi yüz bin Müslüman öldürülür, kültür ve medeniyet tarihi yok edilirken ben onların içinde onlarla olmaya aday. Ben kendi ellerimle teslim olarak ölüme razı olacağım. Onlar gibi dans edersem, onlar gibi yaşarsam, onlar gibi yer içersem olacak. Yani ben, ben olmadan onların içinde onlar gibi olursam yaşayabilirim.
Ben özgürlüklerimi ve haklarımı AB ile Jakoben İttihatçılar arasında sıkışarak arıyorum. Ben bana ait olan değerleri ve kavramları başkalarının kapısında arıyorum. Ben, biri benim hakkımda ne niyetle söylediği belli olmayan, hangi amaca hizmet edeceği bilinen, ayran kabartıcı yazılara, yazarlara sığınacağım.
Ben ne zaman ben olacağım, kendim olacağım!
Ben dans etmeyi bilmem, ben Batılı kavramlarla yaşamayı sevmem ve istemem. Ben benim insanımla, değerlerimden olan hallerle olursam rahat ve özgür olurum. Ben kendi şarkımı ve türkümü söylersem ben olurum. Kendi dilimle konuşursam ve kendi sularımda yüzersem huzur duyarım.
Çünkü ben, ben olunca özgünüm, özgürüm, başı dik olurum.