DEMİREL’İ YAZMIŞTI HALA YAZIYOR O YAZAR
Muhalefetin, sağcı iktidarın yetkilileri ve medyasının elemanlarınca “Hain, terörist, dış güçlerci” gibi antidemokratik sıfatlarla yaftalanmadığı zamanlarda, sağcı Tercüman gazetesinde yazan ve okunan bir yazar vardı.
Ehven-i şer olarak tescilli sağcı parti AP’nin Genel Başkanı Demirel’in, koalisyonlarla da olsa başbakan olarak gireceği seçimler öncesinde hep anlattığı bir fıkrası vardı o yazarın.
Kardeş ve yeğen kayırmaları dolayısıyla partisi bölünmelere uğrayan Demirel’in hak ve adalete uzak, hesap vermeyi kabul etmeyen tavrını, sevimlileştirmeye varan bir yumuşatmayla, okuyucularını, yine de avantaj var kanaatine götüren o yazarın fıkrası şöyle idi:
Ülkelerden birinde seçim var. Halk, dört sene birlikte olacağı kralını seçecek. İki aday yarışıyor. Mevcut kral ve kral olmak isteyen.
Seçim kazanarak gelmiş mevcut kral miting yapıyor. Bağlarını, bahçelerini, tarlalarını, fabrikalarını sattırdığı; aile bağlarını, komşuluk ilişkilerini koparttığı; kırk yılık hatırlarını tarumar ettirdiği; cadde ve sokaklarına korkular sindirdiği halkını bir meydanda toplamış; sağına, soluna ve arkasına da medyasının elemanlarını almış son nutkunu atmak üzere kürsüye doğru yürüyor.
“Sen git, yeni kral gelsin” tezahüratıyla neticeyi daha şimdiden ilan ettiklerini sanan meydandaki kalabalığın şaşkın bakışları arasında kral görünür. Halkın şaşkınlığının sebebi, kralın yanında getirdiği büyük küptür.
Küpün karnına pat pat vurarak susturur halkını kral. “Artık dayanma gücümüz kalmadı” diye bağıran halkına, “Biliyorum” der mevcut kral. “Bir emekli maaşıyla geçinen eniştemden biliyorum” diye de ilave eder, sesindeki acımışlık ve acıtıcılık tonlarını öne çıkararak.
“Beni yeni kral seçtiğinizde bu boş küpten üç tane getirmiştim. İkisi doldu, boş kalan bu.”
Şeffaflığın bu kadarını beklemeyen halkın, birbirine bakarak, daha yavaş ve yumuşatılmış bir sesle;
“İki küpünü al git!” ricasına geçmesi, yüzünü güldürür mevcut kralın.

“Kendimi düşünüyorsam namerdim. Binaenaleyh ben sizleri düşünüyorum. Benim yerime seçeceğiniz yeni kral üç boş küple gelecek. Hesap böyle.”
Halkın kafası bir kere daha karışır. Meydanı bir sahipsizlik duygusu kaplar ve filmin sonunda yine Demirel kazanırdı.
Bir yazar ve fıkrasını hatırladım;
“Basit mi basit.”
Mukayese yapsın bazı adamlar,
“Ciddi mi ciddi.”
Ve gülsün diye çocuklar,
“Küçük mü küçük.”

DERENİN KUŞLARI
“Habere konu olan Galibi Vakfı’na ait yapı yol üzerinde kalmış olup, Çorum İl Müftülüğü nezdinde kayıtlı bir cami değildir. Ayrıca Hitit Üniversitesi Antropoloji bölümünce yapılan tetkikler sonucunda Horasan Ereni olduğu iddia edilen türbe içerisinden çıkarılan kemiklerinde küçükbaş hayvan ve kadın kemikleri olduğu tespit edilmiştir.”
Bu bir tekzip metni imiş.
14.06.2023 tarihli Millî Gazete internet sitesinde, “AKP’li belediye cami yıktı” haberi için açıklama, diye duyurulan bu metni Çorum Belediyesi Hukuk İşleri müdürlüğü göndermiş.
Mayıs ayının son günlerinde birçok gazete ve haber sitesince gündeme getirilen ve kubbesinin altında Latin harfleri ile “Allah” yazılı fotoğraflı cami yıkımının, bir kahvehane müdavimlerince tartışılmasına tanık olmuştum.
“Olur mu?” diye itiraz eden eli kağıtlı bir iskambil oyuncusuna, bir başka oyuncunun “Sanki içinde cemaat varken yıktılar!” savunmasını duyunca, bardağı elinden düşürenlere ben de katılmıştım.
Hukukçular tarafından hazırlanmış bu tekzip metninden çok öğreneceklerimiz varmış.
Gazetelerde yıkılanın “Cami” diye yazılmasını kabul etmiyorlar. Adını yazdıkları bir vakfa “ait yapı” diyorlar. Fakat hemen sonra “il müftülüğü nezdinde kayıtlı bir cami değildir” itirafıyla da o “yapı”nın camiliğini kerhen kabul ediyorlar.
O “yapı” bir cami ise ve o adreste varsa, il müftülüğü neden kayıtlarına almamıştır veya neden “il müftülüğü nezdinde kayıtlı bir cami” olmamıştır? Gibi soruların insanların aklına düşmesi acaba nasıl engellenecektir?
Bir cami veya bir vakfa “ait yapı” ne olur, nasıl olur da “yol üzerinde kalmış” olur?
Menderes devrinin planlamacılarının hoyratlığı dolayısıyla, çok İstanbul camisi yıkılmıştı; üzerlerinden yol geçirilecek bahanesiyle. O üzüntüleri yaşayan ve bilen neslin son kalanlarıyız biz. Yıkım haberinin ayrıntılarını okumaktan kaçınmam belki de bu yüzdendi. Türbesinin de olduğunu gönderilen tekzipten öğreniyordum.
Belediyenin hukukçuları bilime çok meraklı insanlar imişler ki, cami ya da “ait bina” yıkımlarını sade yol üzerinde “kalmış”lığa değil, türbesinin de bilime aykırı olmasına dayandırmışlar.
Şu ifadedeki istihzaya bir bakın. İlgili, ilgisiz insanların içini yakmaz mı?
“Horasan Ereni olduğu iddia edilen türbe.”
İçinde mezar bulunan özel yapılara “Türbe” deniyorsa Türkçemizde, o anlatımı bir orta okul çocuğuna ödev verseydik, şöyle yazardı: “Bir Horasan Ereninin yattığı rivayet olunan türbe...”
Ne Horasan’ı, ne Horasan Ereni’ni, ne de rivayete inananları “hor” demeyelim ama zatından biraz aşağıda görmese daha iyi olurdu tekzibi yazan hukukçu insanımız.
Ve diyelim ki: Bir yıkım dolayısıyla bilimsel çalışmalarından da haberdar olduğumuz “Antropoloji Bölümü”nün raporu, belirtilen ayrıntıları ihtiva ediyor olsa dahi, paylaşımı, habere konu olan eylemi haklı mı kılacak?
Dahası, insanımızı türbelerBAYRAMI BEKLERKEN konusunda, bu gibi haberlerle endişeye sevk etmek, haberlere özne olan belediyeye ne kazandıracak? Sorusu da var iken, nokta koyuyoruz yazımıza.
BAŞARIDAN BAŞARIYA TİYATROSUZ KOŞMAK
“Kıymetli Gönüldaşım!
46 yıldır süren milli manevi mesajlar veren tiyatro mücadeleme bir mucize olmazsa belki de yönettiğim son oyunlarımızdan Kudüs Fatihi–Selahaddin Eyyubi’nin son seanslarından birini mezun olduğum okulda ekibimle oynayarak son vereceğim.”
Paylaşımlarına aktif katılmadığım edebiyatçıların Whatsapp grubunda gördüm bu davetiyeyi.
“Youtube” kanalında yayımlanan Ulvi Alacakaptan sohbetlerinin birinde duyduğum, “Bu iktidar günlerinde bir kere tiyatro yaptım” cümlesinin, içimdeki fırtınaları daha dinmemişken, bir başka tiyatrocumuz böyle veda ediyordu.
Yönetmen İsmail Yeşilbağ’ındı bu davetiye...
Pandemi’yi, Ukrayna’nın işgalini ve 6 Şubat depremini “Yeterli destek” olmayanların mazereti bilmesini Sayın YeşilBağ’ın, kabul etmemiz mümkün değil.
O Pandemi günlerinde televizyon kanallarının eğlenceleri artarak devam etti! Rusya’nın bir savaş hali değil, tüm Asya’yı işgal ettiği yıllarda da bu ülkede tiyatro yapıldı.
Davetiyesine bir de not eklemiş İsmail Yeşilbağ; iç yakıcı ve hesap sordurucu bir ah etmedir bu: “Bu seansımıza 46 yıldır ilk kez bir İHL mezunu sponsor oldu. Teşekkür ediyoruz.”
Sonra buldum ve buraya da aldım. İlk ihtilali haklı kılmak ısmarlaması yapılmış bir dergide neşredilen M. Cevdet Anday’ın tiyatrolu anısını.
“Ankara Lisesinde okurken tiyatroya meraklı idik. Meraklı idik deyişim, arkadaşlarımın içinde şimdi sizin de tanıdıklarınızın bulunmasındandır. Orhan Veli vardı, kardeşi Adnan Veli vardı... Bir yıl, Raşit Rıza tiyatrosu Ankara’ya geliverdi; siz bizdeki sevinci görün. Hemen tiyatronun oynadığı Halkevi’ne koştuk. O günden başlayarak, yalnız oyunlarda değil, hiç atlamadan provalarda da bulunduk.
Bir gün Raşit Rıza bey, bana:
– Okulda ne piyesler oynuyorsunuz? diye sordu.
Vefik Paşanın, Moliere’den adapte ittiği “Zor Nikâhı”na çalışıyorduk o sırada. Söyledim.
– Sizin rolünüz hangisi? dedi.
– Üstad-ı Sani, dedim.
– Okuyun bakayım, dedi.
Ben başladım: “Haydi dostum haydi yıkıl, sen bir biedepsin, adab-ı mubaheseden bihaber, hadika-i hünerde bisemer bir cahilsin, öyle cahilsin ki, eçheller bile seni teçhil eder, bir eçhelsin ki beyzai bürrü maariften...”
Deyip kestim. Takılmıştım, sonunu bulamıyordum. Raşit Rıza kaldığım yerden aldı:
– ... ta’zir ve takri ile tard u tebide müstehak bir derbedersin. Evet, sana berahin-i kaviyye ile ispat ederim ki, sen bir cahilsin, eçhelsin, mücahil ü müstehcelsin, ey bihaber!
Durdu,
– Ben oynayalı on beş yıl kadar oluyor bu rolü, dedi.” (Tef 1961)
Kim, nerede, neyi, nasıl kazandı ve kim, nerede, neyi, nasıl kaybetti sorularına cevap aramak isteyenler için yazdık bu yazımızı da.