Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam edelim…
Erbakan’a göre Adil Ekonomik Düzen’de devlet, ülke ve bölgelerin makro planını yaptırır, bunlarla ilgili yatırım projelerini hazırlatır, şahıslar ya tek başına, ya şirketler veya vakıflar halinde bu projelerden istediklerini seçerler ve bunları yürütürler. Devlet, bu projeleri her bakımdan destekler ve çeşitli teşviklerle bunların en faydalı ve verimlilerinin öncelikle gerçekleşmesini yönlendirir. Devlet, güvenlik, yönetim, yargı, enerji temini, su, yol, altyapı hizmetleri, sağlık, öğretim hizmetleri, ulaşım, iletişim hizmetleri vs. gibi hizmetleri yaparken ayrıca temel ekonomik malların tanzim hizmetlerini yürütür.
PARA = MAL İLKESİ
Erbakan’a göre Adil Ekonomik Düzen’de “Para = Mal”dır. Bunun manası şudur: İnsanlar ne değerde mal üretip bunu toplumun yararlanmasına sunmuşsa, onun karşılığında ona eşdeğer tüketim hakkı olduğunu gösteren senedini alır. Bu, Afrika’nın geleneksel ekonomi modellerine de çok uygundur. Başkalarının yararlanmasına arz edilen mal ne kadarsa, vatandaşların cebinde de ona eşdeğer tüketim hakkı senedi yani para bulunmaktadır. Bu yüzden arz edilen malların toplam değeri ne kadarsa, vatandaşların cebindeki tüketim hakkını gösteren senetlerin toplamı, yani para da o kadardır. Diğer bir ifade ile para=maldır.
FAİZ YOK İLKESİ
Erbakan’a göre Adil Ekonomik Düzen’de faiz olmaz. Çünkü faiz, haksızlıktır, zulümdür. Üretmeyenlerin üretenlerin elinden faiz miktarı kadar malı zorla almalarıdır.
Prof. Dr. Necmettin Erbakan, bunu şöyle anlatıyordu; “Malı üretiyorsunuz, toplumun faydasına arz ediyorsunuz. Buna karşılık üretiminize eşdeğer tüketme hakkınızı gösteren senedinizi yani paranızı alıyorsunuz. Kapitalist Düzen’de bu parayı bir bankaya koyuyorsunuz. Bir yıl sonra faizinin ilavesi ile beraber bu para size iade ediliyor. Siz bu bir yılda yeni bir üretim yapmadınız. Buna mukabil size üretim yapmadan ilave bir tüketim hakkı veriliyor. Kapitalist Düzen bu tüketim hakkını nereden veriyor? Ya açıktan para basarak veriyor. Bu takdirde bu herkesin hakkını alıp size vermek demektir. Çünkü açıktan basılan para arz-talep kaidesine göre mevcut malların fiyatlarını yükseltir veyahut da başka bir üretenin hakkını alıp size vermektedir. Bu da o kimsenin yani üretenin, yani emekçinin, yani fakir fukaranın hakkını alıp getirip size vermek demektir. Her ikisi de haksızlıktır ve zulümdür. Bunun için faiz yiyen insan, fakir fukaranın gözyaşını içen, etini ve kanını yiyen insan gibidir. Kan içen bir vampir durumundadır. Saadeti başkalarının ızdırabında arayan insan durumundadır. Ayrıca bir defa haklı veya haksız olarak sermayeyi ele geçiren kimse faiz yoluyla hiç emek harcamadan haksız olarak başka insanları sömürmekte ve oturduğu yerde büyük kazançlar elde edebilmektedir. Bu ise nefis terbiyesi görmemiş insanlardan fakir olanları zaruretten dolayı ahlâksızlığa iten, zengin olanları da haksız olarak elde ettikleri çok büyük kazançlardan dolayı ahlâksızlığa iten ve netice itibariyle toplumların “ahlaki çöküşüne” sebep olan bir faktördür ve faiz 40 çeşit belanın mikrobudur.” Afrika için Millî Görüş lideri merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın “Adil Düzen” teorisinin yerel şartlara uyarlanarak nasıl bir çözüm önerisi olabileceğini önümüzdeki hafta ele almaya devam edeceğiz.
NOTLAR: * Kendi papalarının bakkaldan alacağı sakızdan dahi vergi alan Batı medeniyetinin, Osmanlı ülkesindeki papazlardan hiç vergi alınmamasını anlaması düşünülemez tabii.
* Hacı Salih Efendi’ye rahmet olsun. Dört yüz yıl boyunca Bosna-Hersek’i yöneten Osmanlı, 1878’de Avusturya tarafından işgal edilince aylarca işgal ordusuna direnen ve Avusturya’nın ağır kayıplar vermesine neden olan Hacı Salih Efendi’ye ve yanındaki mücahitlere 150 yıl sonra dualarımızı gönderiyoruz. UNUTMA.
* Osmanlı’nın ihtişamlı dönemlerinde Behram Ağa ile coşan Türk musikisi Batı karşısında gerilediğimiz dönemlerde Hacı Arif Bey gibi isimlerle ye's düşerken artık Osmanlı’nın kolu kanadı kırılınca büyük hüzünlerle, kederlerle Tanbûrî Cemil’lere kulak vermiştir. Bizim 90’larda çoğu taklit de olsa coşturan, ayağa kaldıran, yumrukları sıktıran, ölü toprağını üstümüzden alan “ezgileri” sevmemizin bir nedeni de bu bence.