Başarının ötesini talep etmek ama nasıl Başarı sağlayan
zekâ, kısa vadede başarıyı sağlar fakat hayatın tamamında yetersizdir. Eksik
kalan, başarının dolduramadığı bir şey vardır. Duygusal zekâ denilen mantık
ötesi özelliklerimizi de geliştirmemiz gerekir. Sezgimizi, basiretimizi ve iyi
duygularımızı kattığımız davranışlardır bunlar.
Bilinen başarılar kadar değer vermediğimiz duygular bu
çağ için bir zaferdir. Çoğumuza göre zihinsel zekâdan daha önemli değillerdir
ama onarıcı etkileriyle mutlu ederler. Örneğin sıkıntılı anında bir dostumuza
ulaşır ve empati kurarız. Bu dertleşmede ortaya çıkan duygusal iklim içimize
huzur verir. Halbuki dert dinlemenin görünürde hiç de olumlu bir yanı yoktur.
Zira ötekinin sorunuyla ilgilenmek egoyu tatmin etmeyen sıkıcı işlerdendir.
Aklın kavrayamadığı mantığın dışında olan, kalbin dâhil
olduğu davranışlar vardır. Aslında bir sır değil yaşadığımız kültür, bize
bunun kodlarını veriyor. Ancak modern anlayış bu tecrübelerin üstünü haz
avuntularıyla örtüyor.
Evet, başarıdan fazlasını istemeliyiz. Eğitim kurumu
sadece öğretmemeli, anlayış kazandırmalı. Mesleğimiz ne olursa olsun hepimizde
var olan bir değer var. Kalp ikliminde insanlara sunacağımız mütevazı katkıları
da başarı saymalı.
Dolmakalemle
hazırlanmış EĞİTİMDE MOLA HEYECANI
karneleri öğretmenimizin elinden alır, heyecanla notlara
bakardık. Karneden yüzümüze yansıyan ifadeyle evin yolunu tutardık. Karneyle
birlikte ödül belgesi varsa coşkulu bir karşılama, kırıklarla dönmüşsek içten
bir anlayış beklerdik. Ailenin sırrı gibi tükenmeyen paylaşımlar vardı. Sorun
ne olursa olsun bakışlara yansıyan sahiplenme duygusu belirgindi. Biz
kelimesinin en samimi karşılığı ailede yaşanırdı. Hatalar tartışılır fakat
kabaca yüze vurulmazdı. Yargılanma yerine kusurumuza dair ince göndermeler
alırdık.
Yetersiz bir başarı varsa, niçin başarısız olduğumuz
değil, neden gayretle çalışmadığımız vurgulanırdı. Zamanı verimli
kullanamadığımız hakkında serzenişle karşılaşırdık. Diyalogda içimizi
daraltmayan yapıcı bir üslup vardı. Kendimizi güvende hissederdik.
Başarı durumunda, kalpten göze ve dile yansıyan
ifadelerle coşardık. Hediyeler bu denli mutlu etmezdi bizi. Zaten hediye
sevinci, duymak istediğimiz sözler kadar kalıcı olmuyordu.
BİLGE HOCALARIMIZ VARDI
Öğretmenlerimiz sanki aileden biriydi. Onlarla bazen
ebeveyn evlat olur, bazen usta çırak, kimi zamanda bir bilge karşısında
hayranlık duyardık. Hepsi bir yana, onların özverisini unutamam. İnsanın her
günü birbirine benzemez ama gemisini terk etmeyen kaptan gibi dimdik bulurduk
onları. Kimine sitem ettiğim, kiminin tutumuna anlam veremediğim öğretmenlerim
de oldu. Ama şimdi şükran duygum ağır basıyor. Öğrencilerin delişmen
davranışlarına sabretmelerini hatırladıkça minnet duygum artıyor. İşini dava edinmiş bir tarih hocamız vardı.
Ders anlatırken kimi zaman gözleri yaşarır kimi zaman olayı yaşayan kadar sesi
gürlerdi. İstanbul un Fethi ni anlatırken karşısında düşman varmış gibi;
Letuftehannel Konstantiniyye diyerek başladığı derste fetih ruhunu
canlandırırdı. Sınıfın en huzur bozan öğrencisi bile hayranlıkla dinlerdi.
Öğretirken öteki kanadı ihmal etmez, bilgiye ruh katardı.
EBEVEYNLER VE NOTLAR
Kimi anne babalar için evladının varlığı tek başına bir
değer. Başarı tablosu ne olursa olsun onlara ufuk çizerler. Evladına değer
kazandırmak adına sorumluluğu paylaşırlar. Kimileri ise sorumluluğu sadece
çocuğa yıkarak, başarı geldikçe sorun görmezler.
Motive edici ifadeleri tercih eden ebeveynler hiç de az
değil. Mesela nasılsın , konuşalım mı gibi yapıcı ifade kullananlar. Ders
çalış komutunun bir dayatmadan öte gitmediğini bilen ebeveynler Başarısı yetersiz öğrenciler, düne göre daha
anlayışlı anne babalara sahipler. Çünkü ortak yapıma inanmış, öğretmenle
irtibat halinde, aynı hedefe doğru birlikte yol alıyorlar.
Çocuklarımızın bir beklentisi var. Gösterilen çabanın
takdir edilmesi, en çok dillendirilen konu. Karne akademik başarıyı ölçerken,
öğrenciye ikinci karne anne babadan geliyor. Tepkilerimiz ve ifade biçimimiz,
onlar tarafından sanıldığından daha etkili. Aslında beklentileri, anlayış ve
onaydan başkası değil. Danışır gibi konuşmak yerine, duygularımızla uyarmayı
tercih ettiğimizde, iletişim kazası yaşıyoruz. Böylece çocuğumuzun kaygısını artırıyoruz. Onları yargısız bir hitapla dinleyen
ebeveynler, karşılarında işbirliğine hazır çocuklar bulurlar.