Akrabalarımızın bir kısmının yaşadığı köyler Oğuzeli ilçesine bağlıdır. Oğuzeli’nin de dâhil olduğu mıntıkanın adı “Barak Ovası”dır. Bu bölgede yaşayanların menşei adı üstünde Oğuz boylarına dayanır. Bu bölgede müstesna bir kültür hâkimdir. Pek çok kimse, üniversite mezunlarının bol olduğu ortamda, “hangi üniversiteden mezunsun?” sorusuna, “Barak üniversitesi’nden” cevabını verir. YÖK mensupları hemen, “Böyle bir üniversitemiz yok!” diye atılacaklardır. Müsaade buyurun. Bizim bu yörenin halkı, söz ustalığında nice üniversiteliyi, hatta üniversite profesörünü cebinden çıkarır. Siz Barak’taki köy odalarındaki konuşmalara bir kulak verin, bana hak verirsiniz. Yüzlerce, binlerce deyim, atasözü, fıkra, hikâye bilen bu “çarıklı erkân-ı harbler” en girift meseleleri bile şıp diye çözerler, yeri geldi mi lafı gediğine koyarlar, bazen de öyle laf çakarlar ki, halk tabiriyle kodu mu oturturlar. Değme politikacılar, talk show ustaları ellerine su dökemez.
Meselâ, kabak hep garibanların ensesinde patladı mı, “Yırtılan Deli Ahmet’in yakası” derler. Bir adamda söz var, görüntü yoksa esip gürlüyor, gerisi gelmiyorsa, “Ağız Abbavey, çalım Himmetbey” derler. Biri laf olsun, torba dolsun diye konuştu mu, “Hanen ulu” (Haneğin uluğu, yani sözün çürüğü, ulmuşu) derler. Bir yerde iki zalimden biri gidip diğeri gelmişse, “ak it, kara it hepsi bir it” derler. Bizim oralarda zalimi, zorbayı, masumları ezenleri hiç sevmezler. Kostak kostak yürüyüp, efelenen böyle zorbalardan birine, köyün ehl-i kâmil bir amcası, “De yeri g.tüb.klu” dedi mi, onun havası söner.
“Barak üniversitesinin” söz ustalarında, hikâye, temsil, bitmez. “Söz temsili” diye lafa girerler, mevcut gündemi, hikâyelerle, temsillerle açıklarlar. Meselâ aklı sonradan başına gelmesiyle maruf olanlar için şu hikâyeyi anlatırlar: Vaktiyle zamanında bir ağa, ticaret için hayli uzak bir diyara gidecekmiş. Hazırlığını yapmış, yanına keseler dolusu altınlarını almış. Böyle bir yolculuğun tehlikeli olduğunu bildiğinden, yanına bir koruma almak istemiş. Kendisine birini tavsiye etmişler. Adam iri yarı, zebella gibi biriymiş. Ağanın gözü tutmuş, koruma ücretinde anlaşmışlar ve yanına almış. Bir hayli yol aldıktan sonra yorulmuşlar, bir pınar başında konaklamışlar. Yemeklerini yedikten sonra biraz uyumak istemişler. Uykuya dalmalarından az sonra kırk haramiler çıkagelmiş. Ellerinde palalarıyla etraflarını sarıvermişler. Ağa uyanmış, ama korumasında tık yok. Haramiler ağanın nesi var nesi yoksa almak istiyormuş. Ağa, “Benim bu adamımım var ya, hepinizi perişan eder!” demiş. Haramiler gülmüş. “Bu mu!” demişler. Her biri gelip o ağanın adamına birer sille vuruyormuş. Bir, iki, otuz, otuz beş, otuz altı, otuz dokuz derken, ağanın koruması uyanıvermiş. Hemen palasına davranıp kırk haramiyi yere sermiş. Onların aldığı altınları ve eşyaları da ağaya teslim etmiş. Ağa ise, “Al şu anlaştığımız ücreti, seninle işim bitti” demiş. “Ama ağam, gördüğün gibi bütün eşkıyaları tepeledim!” demiş. Ağa şu cevabı vermiş: “İyi de seni uyandırmak için ben her zaman kırk haramiyi nereden bulacağım!...”
Bu Barak üniversitesi mezunlarından birinin gözü şaşıymış. Köyünde evinin önünde otururken bir yolcu kendisine selam verdikten sonra, “Filan köye nereden gideceğim?” demiş. Amca da eliyle işaret etmiş. Adam amcanın eliyle işaret ettiği tarafa değil de gözünün baktığı tarafa yönelmiş. “Oğlum, sen elimin işaretine bak! Gözüme bakarsan o köyü nah bulursun!” demiş.
Bir de Bizim Hoca Mustafa’mızdan misal vereyim. Kendisi çağdaş Nasreddin Hoca gibidir. Hazır cevaptır. Sohbete başladı mı, saatlerce ağzınız açık dinlersiniz. Bazen güldürür, bazen ağlatır. Kendisi köylerde fahrî imamlık yapmaktadır. Hacca da gitmiştir. Bir defasında kasabada bir adamla tartışır. Adam haksızdır. İleri geri laflar söylendikten sonra adam ağzını bozar, küfretmeye başlar. Hoca Mustafa susar, susar. Sonunda dayanamaz, takkesini çıkarıp masanın üzerine kor ve takkeye bakarak, “Hacılık, hocalık, siz hele şöyle durun!” der ve ondan sonra o da muhatabına anladığı dilden cevap verir. Tabir caizse, lafı kodu mu oturtur.