Hikemî şiirin divan edebiyatındaki en önemli

temsilcilerinden biri olan Nâbî, 1089 (m.1678) yılında IV. Mehmed in damadı

musahib Mustafa Paşa nın emrindeyken Hac farizasını eda etmek için, onların

izniyle, yanında devletin ileri gelenleri olduğu halde yola çıkar. Medine

yakınlarına geldiklerinde Nâbî nin içi içine sığmamaktadır. Uyku girmez

gözlerine. Birden yan tarafına bakar ki ne görsün! Yanındaki devletin üst

kademelerinde görevli olan bir kişi uyumuyor mu Hem de ayaklarını Medine ye

doğru uzatıp! Böyle bir yerde, Peygamber (s.a.v.) in Ravzası yakınında

ayaklarını oraya doğru uzatıp gaflet içinde uyuması onu çok üzer. Bu durumu

hazmedemez. Hemen şu aşağıda yazdığım beyitleri mırıldanıverir. Nâbî nin

dudaklarından dökülen bu beyitleri duyan kişi uyanır, hemen toparlanır. Sonra

da bu beyitleri şimdi mi söyledin, yoksa daha önce mi yazmıştın der. O da

şimdi içimden geçti söyledim der. Bunun üzerine bu olay ikimizin arasında

kalsın diye tembihler paşa, Nabi ye. Sabah vakti Medine ye girerlerken

minarelerden önce bu şiir. yankılanır. Sonra da ezan. Nâbi ve paşa birbirine

bakakalırlar. Sonra müezzinlerden birini bulup sorarlar. Müezzin de: Bu gece

rüyamda Peygamber (s.a.v.) Efendimizi gördüm. Bana: Ümmetimden Nâbî isminde

birisi bana misafir geliyor. Kendisini bu şiiri (na t) okuyarak karşılayın

dedi. Ben de rüyamda bana ezberletilen bu şiiri okudum minareden. der.

Medine deki bütün müezzinler görmüştür bu rüyayı. Ve Peygamber (s.a.v.) in

methettiği bu Nâbî yi beklemektedirler. Böyle bir sevgiye nasıl mukabele

etmesin Peygamber (s.a.v.)

NA T

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ dır bu.

(Edebi terk etmekten sakın, çünkü burası Allah ın

sevgilisi olan Peygamber Efendimiz in bulunduğu yerdir.)

Nazargâh-ı ilâhîdir Makâm-ı Mustafâ dır bu.

(Bu yer Allah (c.c.) ın nazargâhı olan

Mustafa(s.a.v.) ın makamıdır.)

Felek de mâh-ı nev Bâbü s-Selâm ın sîne-çâkidir.

(Bu gökteki yeni ay onun Babüsselâm diye adlandırılan

kapısının göğsü yırtılmış, yüreği yanık âşığıdır.)

Bunun kandilî Cevzâ, matla -ı nûr-i ziyâdır bu

(Bunun kandili Cevzâ yıldızı bile ışığını Peygamber

(s.a.v.) in nurundan almaktadır.)

Habîb-i Kibriyâ nın hâb-gâhıdır fazîletde.

(Burası, Habîb-i Kibriyâ nın yani Allah ın sevgilisinin

uyuduğu, dinlendiği yer, onun ebedî istirahgâhıdır.)

Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriya dır bu.

(Burası Fazilet bakımından Cenab-ı Hakk ın arşının en

üstündedir.)

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zail.

(Bu toprağın ziyasından, kutsal parlaklığından; yokluğun

karanlıkları ortadan kalktı.)

Âmâdan açdı mevcûdât dü-çeşmin tûtiyâdır bu.

(Bütün yaratılmışların kör(görmeyen) gözleri açıldı,

çünkü bu toprak gözlere şifa veren sürmedir.)

Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha.

(Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riayet ederek

gir.)

Metaf-ı kudsiyândır cilve-gâh-ı (bûsegâh-ı) enbiyâdır bu.

(Çünkü burası, meleklerin etrafında tavaf ettiği,

peygamberlerin tecelli ettiği yerdir.) Nâbî

KAYNAKLAR

Abdülkadir Karahan, Nâbî , DİA, c.XXXII, İstanbul 2006,

s.s. 256-260

Abdülkadir Karahan, Nâbî, Ankara: Kültür ve Turizm

Bakanlığı Yayınları, 1987, s.s.10-11, 150-151

Sadettin Kaplan, Sultanların Şiirleri Şiirin Sultanları,

İstanbul: Saka Yayınları, 2005, s.284