Bazı vesileler, insanı “düzenli hayat”ın dışına çıkarıp nefes almasını sağlıyor. Farklı ve renkli bir çizgi oluşturuyor hayatımızda bu tür olgular! Özellikle de görmediğimiz bilmediğimiz yerleri görmeyi sağlıyorsa daha da anlamlı bir hal alıyor böyle sıra dışılıklar! Hele yeni insanlar tanımamıza yeni dostlar edinmemize vesile oluyorsa daha da anlamlı oluyor. Benim için öyle oldu böyle bir sıra dışılık!

Kastamonu Seydiler orijinli, İstanbullu iş adamı Hüseyin Akpınar’ın daveti üzerine, Ilgaz Mountain Resort tesislerinde misafir olarak kalmak kısmet oldu. Kayak sporlarının öncelendiği Ilgaz dağının görsel güzelliklerinden ve havasından, sonbahar da olsa istifade etmenin mümkün olduğuna şahit oldum.

Orman içinde birbirine oldukça yakın TSK, Kayak Federasyonu ve Ankara Üniversitesi’nin kayak tesisleri yer alıyor. Orada bulunduğum Eylül ayı içinde her üçü de bomboştu. Etrafta, görevli birkaç insandan başkasına rastlamak mümkün değil. Arada bir İl Özel İdaresi’nin ve TSK’nın aracını görebilirsiniz. Bu tesislerin daha aşağısında yer alan 200 civarında devre mülkü olan Ilgaz Mountain Resort tesisleri Kastamonu Holding’e ait özel bir mekân. Devre mülk olduğu için az da olsa burada kalan insanlar var. Sakin bir şekilde kendini dinlemek için şifa gibi bir ortam.

Çevresi Millî Park olarak ilân edilmiş 1850 metre yüksekliğindeki Ilgaz dağının zirvesinde, havanın sertliğini ve temizliğini hissetmek insanı öylesine dirileştiriyor ki, bu olguyu yaşamadan hissetmenin mümkün olmadığı kanaatine varıyorum.

Oldukça iri ve selvi gibi uzun boylu çam ağaçlarının kapladığı dağları seyrettikçe Rabbimin, ülkemize çok büyük zenginlik ve güzellikler verdiğine bizzat şahit oluyoruz. Ülkemizin önemli bir kısmında deniz yani “yaz mevsimi” hüküm sürerken biz burada soğuktan hasta olmamak için sıkı bir şekilde giyinerek sağlığımıza dikkat etmek zorundayız. Kaloriferler yanmasa burada kalmak mümkün değil. Orman içinde yürüyüp terleseniz bile yüzünüz üşüyor.

Tok bir havaya sahip olan Ilgaz, daha çok kayak için tercih edilen bir yer. Biz burada yürümeyi becermeye çalışıyoruz. Çünkü birçok insan havayı sert ve soğuk bulduğu için içeride oturmayı tercih ediyor. Kaldığımız yer de kayak için ideal bir tesis olarak yapılmış, her türlü imkân oluşturulmuş.

Burada “gün”ü sabah namazı ile başlatıyoruz. Buraya gelişimizin ortak gayesi Seydiler Kur’an Kursu’nda yapılacak olan hâfızlık merasimi olunca, bulunduğumuz cemiyetin merkezine, Celâl Yılmaz, Ekrem Nalbant ve Gebzeli Recep Hoca gibi “güzel Kur’an okuyan hâfızlar”, Ali Rıza Temel gibi hoşsohbet hocalar oturuyor. Temel Hoca imam, Celal Hoca müezzin ve Ekrem Nalbant Hoca bazen imam bazen müezzin olunca ibadetin mânevî havası da bir başka oluyor. İbadette güzel kıraatin etkisini resmen hissediyorsunuz.

Tesisin, şirin mi şirin mescidinde sabah namazını kıldıktan sonra, bu mevsimde kayak yapmak mümkün olmadığı için Türk hamamı, sauna gibi imkânlarından yararlanmak mümkün. Devre mülk sahipleri genellikle onlardan yararlanıyorlar, biz yürüyüşü tercih ediyoruz. Kahvaltının ardından “sohbet ortamı” oluşuyor. Ben genellikle yürümeyi ve ardından da “çalışma”yı tercih ediyorum. “Cahil cesur olur” derler ya, biz de ortamın özelliklerini bilmediğimiz için eşimle birlikte orman içinde cesurca yürüdük.

Akşam bir araya gelindiğinde, aydınlık bir vakitte saat 18.00 civarında bir ayının tesislerin girişine kadar geldiğini haber alınca, öğrendiğimiz bilgi bizi “korkak” bir hale getirdi. Bir sabah namazı vaktinde de Ali Rıza Temel Hoca’nın “Gözlemlerimle gördüm, bir tilki komşunun balkonundaki yiyeceklerle kendine ziyafet çekiyordu” demesi ve bizim namazdan sonra olup bitenlere bizzat tanık olmamız, hayvanların dünyasına tecavüz ettiğimiz duygu ve düşüncesini yaşattı. Çünkü buralar onların yurduydu.

Dağın derunî havasına mânevî bir anlam yüklemek için öğle ve ikindi namazlarının ardında okunan aşr-ı şeriflerin, Ali Rıza Temel Hoca tarafından anlamı veriliyor ve tefsiri yapılıyor. Aynı zamanda hoca, söz konusu âyetleri açıklarken, cemaatin de katılımı sağlanarak âdeta “tartışmalı toplantı” gerçekleşiyordu.

Akşamları da kurumun konferans salonunda “ders” nitelikli sohbet düzenleniyor. Dr. İsa Kayaalp tarafından gerçekleştirilen projeksiyonlu sunum, görsel bir özelliğe de sahip olduğu için göze ve kulağa hitap ediyordu. Özellikle görsellerdeki bilgileri not alan hanımların varlığı toplantıya gösterilen ilgiyi yansıtıyordu.

Artık sohbet konularının içine ayı hikâyeleri de girmeye başladı. Kaside ve hikâyeleriyle ünlü Celal Yılmaz Hoca şöyle bir ayı hikâyesi anlattı: “Ayılar iyi koku alırlar. Yüksek çitlerle çevrilmiş bir yerde ‘bal kokusu’nu alan bir ayı, çitleri aşamayınca büyük bir çam ağacının devirip çitlerin üzerine merdiven gibi yerleştirip bal kovanlarının bulunduğu tarafa geçmiş, balları yedikten sonra da, bal kovanlarını üst üste koyup merdiven yaparak oradan uzaklaşmış!”

Bu tür hikâyeleri dinledikçe, bende “korku” zirve yapmaya başladı. Artık tesislerin dışına çıkamaz olduk. Tesislerin içindeki yürüyüş yollarında dolanmakla yetindik, yürüyüş ve temiz hava almak adına!

Kastamonulular’ın yerel dilinde ayı hikâyeleri oldukça yaygın bir kullanıma sahip! Yerel dilde “Ayu çıkabülüü, taş düşebülüü” şeklindeki seslendirme biçimi benim gibi ilk defa duyanlara oldukça eksantrik gelebiliyor!