Ulemanın bize bıraktığı kitap türlerinden biri de edebî ve ahlakî öğütlerin yer aldığı eserlerdir. Bu kitaplar, insanın kültür düzeyinin yükselmesi amacı güder. Bunlardan biri Afganistanlı meşhur hadisçi İbn Hibbân’ın (ö. 354/965) Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ ve nüzhetü’l-fużalâʾ adlı eseridir. Kitabında ahlâkî ve edebî mevzuları âyet, hadis, şiir, hikmetli sözler ve hikâyelerle işlemiş ve bir çeşit vaaz ve nasihat kitabı yazmıştır.
İbn Hibbân “boş konuşmamak ve diline sahip olmak” başlığı altında şu satırlara yer vermiştir: “Akıllı kişi, durumuna bir halel gelmesin diye davranışlarını korur. Vicdanının iyiliğini ortadan kaldıran ve sırların doğruluğunu bozan en büyük fesatlardan biri de çok konuşmaktır. İnsanın kendisine mübah kılınan konularda konuşmayı terk etmesinden daha fazla diline sahip olma kuralına riayet edebileceği başka bir yol yoktur.” (İbn Hibbân, Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ, s. 48).
Kur’an’la konuşmak
İbn Hibbân “Akıllılar Bahçesi ve Erdemliler Sefası” manasına gelen bu eserinde “diline sahip olmak” başlığı altında çeşitli hikâyeler de anlatır. Asmaî’den (ö. 216/831) aktardığı bir hikâyede Arap bir kadından bahseder. Yolunu kaybetmiş bu kadın, kırk yıl boyunca ayetler dışında bir tek cümle dahi kurmamış. Sorulara ayetlerle yanıt verirmiş; cümlelerini ayetlerden seçermiş. Mesela Asmaî diyaloglarının bir yerinde “Nerelisin?” diye sorunca kadın, memleketini söylemek yerine “Bir gece, kendisine bazı ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir” (İsrâ 17/1) ayetini okumuş. Ayeti duyan Asmaî “Kadının Kudüslü olduğunu anladım” demiş. (İbn Hibbân, Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ, s. 49).
Sorulan her soruya Kur’an’dan bir ayetle cevap veren insanların hikâyelerinden biri de Abdullah b. Mübarek’e isnad edilerek aktarılmaktadır. Her ne kadar bu menkıbeler, sahih senedlere dayanmasa da ayetleri ya da hadisleri şiirde iktibas etmek, edebiyatımızın önemli tekniklerindendir. Mesela Mehmet Akif, pek çok şiirinde ayetleri, şiirin akışı içinde oldukça anlaşılır bir şekilde iktibas etmiştir. Bu uygulama, ruhunu Hz. Peygamber’den öğrendiğimiz bir metottan almaktadır. Mesela Horasan bölgesinde en son vefat eden sahâbî Büreyde b. el-Husayb (ö. 63/682-83 [?]) bize şöyle bir olay aktarıyor:
“Hz. Peygamber bize hutbe irad ediyordu. Derken Hasan ve Hüseyin geldi. Her biri, kırmızı boydan elbise giyinmişti. Düşe kalka yürüyorlardı. Peygamberimiz minberden indi ve ikisini kucakladı. Beraberce minbere çıkardı. Ardından “(Mallarınız ve evladınız imtihan (fitnetun) sebebidir) diyen Allah, doğru söylemiş! Şu ikisini gördüm de yüreğim elvermedi” dedi. Sonra da hutbesine devam etti.” (Ebû Dâvud, No. 1109) Hz. Peygamber bu sözüyle torunlarında evlat gibi görüldüğünü, evlat sevgisinin insanın tabiatında var olduğunu, ayetle delillendirmiştir. Henüz yeni yürümeye başlamış olan bu iki küçük sabinin düşe kalka ilerlemesine dayanamayıp onları bağrına basmasının Allah’ın gönle verdiği bir eğilim olduğunu ifade etmiştir.
Kur’an’ı konuşturmak
Hz. Peygamber’in torunlarını kucaklarken ayetin manasını yüreğinde hissetmiş olması, bize eylemlerimizle ayetlerin uyumlu olup olmadığına bakmamızı öğütlüyor. Günlük hayatımızda ayetin manasını hissetmemiz gerektiğini çağrıştırıyor. Mesela “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle onları cezalandırsın, onları rezil rüsva etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin” (Tevbe 9/14) ayeti ne zaman okunmalıdır? Eğer ulemanın bize öğrettiği usulü koruyacak olursak mücahitler, İsrail’i vurduğunda ya da bir tankı havaya uçurduğunda bu ayeti okuyabilmeliyiz. Dahası bir mümin olarak, yüreğimize su serpilmelidir.
Gazzelilerin pek çok münasebetle ayetleri konuşturduğunu görüyoruz. Bundan dolayı çocuğunun kanlı bedenini bağrına basan bir baba “Allah’a aidiz ve yine ona döneceğiz” (Bakara 2/156) ayetini okurken aslında o çocuğun zaten asıl sahibine kavuştuğunu bilerek göz yaşı dökmektedir. Bu manzarayı gören pek çok gayr-ı müslim, Müslüman olmaktadır. Çünkü ayet, canlanmıştır. Ayet artık konuşmaktadır ve mana yerli yerine oturmuştur.
Kur’an’da alevden kelimeler
Mütefekkirlerimiz ve siyasetçilerimiz kavramlar kurarken, Kur’an’dan ya da hadisten ilham almaya özen göstermelidir. Gençlerimiz, Allah dini uğrunda bir çalışma başlatırken, Siyer’deki ya da İslam Medeniyet Tarihi’ndeki benzer bir olayın yıl dönümünde programa başlamalıdır. Mühendislerimiz bir buluş yapıp bir silah geliştirirken ayet ve hadislerdeki kelimelerden esinlenmelidir. Bu konuda Gazze bizim için bir mektep niteliğindedir.
Kassam mücahitleri, ürettikleri tüm yerli silahlara isim takarken ya ayetten ya hadisten bir kelime seçmektedirler ya da İslam tarihindeki ve direniş tarihindeki bir şahsiyeti esas almaktadırlar. Mesela Kassam’ın geliştirdiği el yapımı bombanın adı Şuvaz’dır.[1] “Dumansız yalın alev” anlamına gelmektedir. Kıyamet günü insanların ve cinlerin hiçbir şekilde Allah’ın hükümranlığından kaçıp kurtulamayacağı; bir alevin (şuvâz) ve dumanın (nuhâs) onları saracağı ve hiç kimsenin onlara yardım edemeyeceği anlatılırken geçer (Rahman 55/35).
Kassam üretimi 3,5 kg ağırlığındaki şuvaz, pimi çekilerek patlatılan el yapımı bir bombadır. El bombasının büyük hali gibi de düşünülebilir. Yekpare 68 cm’lik bir çeliği delebilmektedir. Denemelerde her biri 5 cm olan üst üste konmuş 9 tabakayı, 60 cm uzaktan patladığında deldiği tecrübe edilmiştir.[2] Bu yönüyle Markeva tanklarını imha edebilen en etkili silahlardan biridir. 24 Haziran 2025 Salı günü Hanyunus’un güneyindeki Ali b. Ebi Tâlib Camii civarında bir Kassam mücahidi, elindeki şuvazı İsrail personel taşıyıcısının içine atmış ve patlamada 7 İsrailli mühendis asker imha edilmiştir.[3] Sosyal medyada paylaşılan görüntüler hem askeri hem siyasi uzmanları şok etmiştir. Muhammed Dayf’ın, “Bir gün evlatlarımızın koşarak tankın içine bomba attığı resimleri göreceksiniz” sözü vuku bulmuş ve işte o an “inananların yüreklerine su serpilmiştir” (Tevbe 9/14)


[1] https://www.youtube.com/watch?v=EuIr0A8Oe5s
[2] https://www.youtube.com/watch?v=XPMP-oAUjag
[3] https://www.youtube.com/watch?v=V08r-do-6O8