“Son Suriyeli öldüğünde, son Afgan Meriç’i aşıp gittiğinde, son Senegalli saatlerini bitirdiğinde memleketinin yaşanmaz bir yer olduğunu anlayacaksın!”

SOLUK BENİZLİ ATASÖZÜ

Hepi topu asır doldurmayan bir ömrü yaşayıp gerçek hayata uyanacak olan insanlar, gayrı ihtiyari bulundukları dünyayı yaşanmaz kılmak için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Gariptir. Lakin garabet ne garipliğe ne yakınlığa tekabül eder. Bu denli gayret pireyi deve yapmak için sarf edilse muhtemelen Dolly adı verilen koyun misali tek hörgüçlü de olsa bir deve klonlanır! Hal böyleyken bütün çaba düşmanlığa, düşmanlaştırmaya, ötekileştirmeye, hırsa, kısa yoldan köşe olmaya dönüktür. Hayreti mucip şekilde bu emelle yola düşen herkes de nihayetinde amacına ulaşır. Ve insan, dünya denen yer, evrenin tanık olunan kısımları biraz daha kirlenir. (Biz büyüdük diye değil, biz büyüyemediğimiz, aksine güdük kaldığımız için kirlenir.)

Ömrün kalanını, kişisel arzu doğrultusunda ya da zorlama sonucu bir başka ülkede yaşamak bu denli güç olmamalıdır. Nihayet insan, yer değiştirebilme istidadına sahip bir varlıktır. Hicrete, göçmeye, farklı yerlerde yaşamaya yatkındır. Evet kimse hâlihazırda yaşadığı yeri sokakta bulmamış, geçmişinden miras almamış olabilir. Ancak ülkesine ayak basan her insan için AB’den, BM’den ödenek alan, ödenek alamadığında atarlanan, bir şekilde aldığı ödeneği de üstlenmediği göçmene koklatmayan uyanıklar vardır. Bir yandan ülkeye dâhil olan her insan bilinçli, planlı, programlı şekilde hedef gösterilirken; diğer taraftan ülkeden çıkmaya (kaçmaya) çalışan her mağdur terörize edilir. Artık memleketin batısı ve güneybatısında canından olanlar, doğusunda ve güneydoğusunda ölenlerden az değildir. Genel izleyici açısından sınır namustur, sınırlar korunur, sınırlara sahip çıkılır, sınırların başı okşanır, şeker verilir. Sınırlar, kime karşı kimden ve neyden korunur, orası meçhuldür.

Bugün göçüp gelen insanları tan edilen memleketlerde daha bir asır evvelinde sürgün yaşayan Refik Halid’in anlatıları, bu kadar kısa sürede toplumun/toplumların nasıl değişebildiğini, geriye doğru nasıl ilerlediğini ele verir. O zamanlar her karşılaştığına misafir gözüyle bakan, ihtiram ve ihtimam gösteren insanlardan, bugünün kendi mensubiyeti dışında tüm halkları hor, hakir gören, lanetleyen ama kendi halkından da aynı eziyeti esirgemeyen varlıklara dönüşülmesi herhalde birilerinin üstün gayretinin neticesidir. Mesele ne Fransız ihtilali, ne sanayi devrimi, ne yeni dünya düzeni olsa gerektir. Zira tüm dünyada ulus devlet anlayışından, ırkçı emperyalist tavırlardan vazgeçişe doğru yol alınırken hiçbir surette tekaddüm edemeyen, ilerleyemeyen ve yerinde saymayı da çağ atlamak zanneden bir milletin nihayet geriye doğru gitmesi, irtifa kaybetmesi kaçınılmazdır. Dahası bu zelil durumu hedef göstererek, tarih bildirerek el değmedik hamasi yöntemler uydurarak lanse eden birileri bulunur. İnsanlık elim bir lansman kurbanıdır ve bu kurban ediliş hiç de dinsel bir amaç taşımaz.

Zamanın zarureti muhasara edilmiş alanlarda, belirlenen şartlarda, kurallara ve yerleştirilmiş kanunlara uyup gıkını çıkarmadan yaşamaya çalışmaktır. Şikâyet edilemez, şikâyet teklif edilemez, teklif edilmesi dahi düşünülemez. Hatta ‘teklif’ ve ‘şikâyet’ kelimeleri lügatten çıkarılıp cümlenin geri kalanını tamamlar mahiyette sadece ‘düşünülemez’! Çünkü hamaset herhangi bir hareketin öncüsü olduğu kadar, düşüncenin önündeki en büyük engeldir. Hamasetin boy attığı yerde ağaç yeşermez! (Bunca yeşil alanın talan edilip, yalan edilip yerine boylu boyunca binalar dikilmesi ve o binalarda sadece düşünüşten uzak bireylerin konuşlanıyor olması başka neyi gösterir?!)

Müslüman, hadesten ve necasetten taharetle olduğu kadar hamasetten taharetle mükellef tutulduğunu bilir. Ancak kimi İslamcılar ya da muhafazakârcılar, tüm bu sorumluluklarını aşıp sadece setri avretle kafayı bozar. Dünyanın kısımlara, bölümlere, bölgelere, devletlere ayrılmış coğrafyalarının yaşanabilir olup olmaması, kendi hayat sürdüklerini sandıkları yerlerde de yaşanıp yaşanmaması hiç mühim değildir. Önemli olan, burada yaşayamayanların ne kadar çıplak olabileceği, ne giyinmesi gerektiği, tarz bağlamında hangi markalardan alışveriş yapmasıdır. Farz bağlamı yaratanın koyduğu kuraldır ve yaşayamayan insana nasıl davranması gerektiği anlatılmaz.

Gün gelip aslında burada yaşatılanın pek hayata benzemediğinin fark edilmesi bir sınır kapısına doğru deli gibi koşarken geride kalan ne varsa onlara yönelik hakaretler yağdırmayı getirir. Böylesi yaşanmasın diye herkesi insan bilmek, insan olmak, insan gibi davranmak elzemdir.