Ne halkın yönetilme arzusuna, ne seçme seçilme özgürlüğüne tekabül eder. En basit ifadeyle aklı başında hiç kimse yönetilmek istemez. Söz konusu istek, güç elde etme heveslisi, ele geçirdiği imkânı daha da güçlendirip sürdürme amacı güden, bu dünyanın ve yaşamın saçma sapan yürüdüğüne vâkıf olamamış, dolayısıyla da bütün gayretini seferber edip bin türlü dalavereyle burada kalacak variyetin daha fazlasına sahip olmaya çalışan embesillerin harcıdır. Gayrısı onların sonu gelmez hevesine hizmet eder. Gayrısı insanlığın tarihsel serüveni boyunca cephelere sürülen, gurbetlere yollanan, madenlere gömülen; kendisinden üstün ve uyanık gördüğü ve dolayısıyla seçkinleştirdiği zevatın her türlü işini görüp rahat bir yaşam sürmesini sağlayan yoksullardır. Gayrısı uyanık geçinenlerin her işinde kullanıp hayatını talan ettiği ve buna mukabil onun uysal davranışını sünepelik diye nitelediği gariplerdir.

     Bir soyguna yahut soyguncuya gönüllüce iştirak edip ardına düşmenin, kandırılışın, aldatılışın milletin fertlerinin zekâ seviyesiyle alakası bulunmaz. Asırlar boyu maksatsız, plansız, içten ya da dıştan pazarlıksız doğrudan iyilik görmemiş insanlar, dünyanın en süper zekâsına sahip olsalar ne fark eder? Dini teamüller, inançsal kaygılar, insani değerler adına ve bizzat onların sözcüsü, temsilcisi, yetkilisi bildikleri tarafından aldatılmış insanlar, elbette düşüncenin negatif tekaddümü hususunda mazurdur. Hatta onlara düşünecek, düşüncesini dile getirecek, hayata katacak bir alan bırakılmaz. Var gücüyle çalışmalı, kazandığını kapısında durduğu yere geri vermeli, borçlu çıkarılıp yeniden ve daha çok çalışmalı, sonra hayatı başarıyla tamamlamadan çekip gitmelidir! Düşünmek zaman kaybıdır, beyhudedir, lüzumsuzdur! Zira Japon askeri gibi yaşanması gereken hayatın düşünceye değil daha çok emeğe, daha çok variyete, daha çok menkul ve de gayrimenkul, daha fazla artı değere ihtiyacı vardır. Zaten düşünmek istidadına sahip olan, kimsenin gölgesinde kalmaz diye kabul edilir. O halde ya gücün yanında, ya gücün yolunda ya da güçsüz sınıfında saf tutmak yerkürenin en genel geçer inancı sayılır.

     Yakın ya da fazla uzaklaşmamış geçmişte ziyadesiyle örneği görüldüğü şekilde mesnetsiz genellemelerle bir memleketin insanının yüzde bilmem kaçı üstüne olumsuz laf etme yahut laf atma cüretini kendinde bulan kişilerin bizzat kendileri özürlüdür. Hem de o özür işte sözünü ettikleri kadar zekâyla alakalıdır. Zira ilahi bir hükme boyun eğmeyi bile akledemeyen her kafa, kendisi gibi insanlardan mütevellit kurallara boyun eğmek zorunda kalır. Sadece bu bile kişisel zekânın bu âlemde kat edebileceği yolu gösterir. Bir arpa boyu, yaşanan ve yaşanacak olan her zaman dilimi için mesafe ölçütüdür. Ve insanlık adına ancak alınamayan yolu imler.

     Arzusunu akarsularda durulayıp şelaleye dönüştürenlerin dilinde, ele geçirdiklerinin haksız gururundan başka bir şey görülmez. Kişisel ihtiras onları ummadıkları yerlere taşımıştır da oraya ulaşınca etraflarına şöyle bir tepeden bakınıp ‘vay be, ben neymişim de haberim yokmuş’ edasına bürünürler. Sonra köylü bilmem kimin mahdumu yahut işçi bilmem kimin kerimesi okudu da nerelere ulaştı, nelere gark oldu diye bireysel hezeyanlar geliştirirler. Yetinmez, ‘beni bu devlet okuttu da böyle oldu’ kandırmacasıyla sözlerinin eriştiği muhatapların faşist sloganlara teşne dimağını ifsat ederler. Öyle bir şey olmadığını, okumak ya da bir okulda okutulmak mevzuunun bir yerden sonra insanlar üstüne tahakküm kurmak, onları sömürmek için yol, yordam, yöntem olarak kullanılamayacağını, varlığını sadece düşünebilme becerisini geliştirmeye adayanlar anlar. Gayrısı, bir zamanlar insanların kendisine vekil seçtiği birinin, bakan olarak atanan birine söylediği sözün karşılıdır; “Çünkü herkes ‘Sayın bakan bilmem ne bakanı olduysa ben de her şey olabilirim’ duygusuna kapılıyor. Bir cumhuriyetin bunu başarmış olması az bir şey mi?”

     Bir yandan, anlamamak, kavrayamamak gibi sorunlar, sevilen ve inanılan bir şeyin ardından bile bile uçuruma atlamak kadar insan olmanın getirisi olsa gerektir. Birtakım insanlar, kendileri söylemese bile ‘benim ömrümden alsın, sana versin’ gibi saçma dualara şahit olur. Yaşamı, ömrü, kaderi tayin eden katında böyle isteklerin karşılandığı bir birim olmaması yegâne tesellidir. Uzun rüyalara benzetilen ömürden bir anda olmasa da her biri ilahi olarak nitelenmesi gereken dürtüşlerle ağır ağır da olsa uyanılması umulur.