Daha müreffeh, daha adil, daha özgür bir memleket ve herkesin mutlu mesut yaşadığı, sonra huzur içinde ölüp gittiği bir dünya mümkünken, birilerinin açgözlülüğü, doymak bilmez iştihası, daha fazlasına sahip olma güdüsü onu imkansız kılar. Hem de bundan sonra yaşayacak olanlara daha adil bir dünya bırakmanın mümkün olduğunu söyleyenler, böyle olmasının önündeki en büyük engelin kendileri olduğunu hiç anlamadan, farkına varmadan, bilmeden alemi kurtluk bilip düşeni ve ağlarına düşürebildiklerini sömürmek suretiyle semirirler. Çünkü yaşam, imkanlarını onlara açan, onların dilediklerine diledikleri kadarını pay ettikleri bir lütuftur. Lütfederler ve yanlarında kümelenenleri ihya ederler. Gayrısı zaten kader kurbanı sayılır!
Belki ahlak felsefesine müstenit bir çıkarım yapmak amacıyla değil ama bu insan harmanının kalburunda daha çok erdem birikebilsin diye yeni yayınlanan romanı Amazon Rapsodisi’nde Metin Kondel; “İnsanın en kötü hali kendi kötülüğünün ya da tanrısal iyiliğinin farkına varamamış olmasıdır” diye söyler. (Metin Kondel, Amazon Rapsodisi, S. 58, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık, İstanbul 2023) Bile isteye bu denli işlerlik kazanmamışsa ve adeta geçer akçe halini almamışsa toplumun yücelttiği kişiler eliyle kurumsallaşan, kurumlaşan, kurum kurum kurulan kötülük, ahlakın ne olduğunu bilmeyenlerin tam da bilmemeye dayanan kesif cehaletleri sebebiyle hakim durumdadır. Ve bu sebepten iyiliğin, kötülüğün yeniden tanımlanması, tanımlananların muhatap kılınanlarca anlaşılması, anlaşılan her şeyin kanıksanması, kanıksananların da nasibi olanlara pay edilmesi iktiza eder. Zira toplumsal bağlamda herhangi bir anlama ya da inanca tutunan iyiliğine doğru yol alınmadığı, kötülüğünse kökleştiği, yerleştiği, hatta silikleşen hayatların gölgesinde adamakıllı sıradanlaştığı görülür.
Belki de daha adil, daha özgür, daha müreffeh bir ülke isterken, halihazırda yaşanan yahut yaşanmayıp sadece üstünde bulunulan yerin, bölgenin, vatan bilinen toprak parçasının; özgür, adil, müreffeh olduğu kabul edilir. Daha fazlasını, ziyadesini, iyisini istemek tamahkarlık addedilir. Halbuki adaletin, özgürlüğün ve refah denen şeyin yokluğu, yoksunluğu, yok edilişi dile getirilmek istenir de farklı tanımlara boğulan, unutturulan, hiç edilen soyut kavramların insan zihninde yeniden kurgusu gerekir. O da meşakkatli iştir ki var olduğu sürece özgürlüğü farklı kavimlerle dalaşmak, birilerini düşman belleyip üzerine at sürmek, mertlik bozulsa da sahip olduğu silahı göstermek ve kendisini tüm bu uygunsuz hareketlere sevk eden komutanını yüceltmek zanneden bir millete fikir, vicdan, irfan hürriyeti öyle kolay öğretilemez. Hatta denebilir ki hür olmak öğretilecekler / öğrenilecekler zümresinden değildir. Sistemde, müfredatta, programda yer almaz. Hem de insan bizzat kendisinin farkına varmakla ruhsal ve bedensel bütünlüğünün, kendisini ölçüp tartmakla duygularının, sahip olduklarını fark etmekle eşyanın, beşeri bir güce boyun eğmekle inancının esiri oluverir. Sonra zaten gerisi gelir; muhasara edilmiş bir özgürlük anlayışı ya da anlayışsızlığı, kendisine benzeyen insanlar eliyle pay edilen adalet, olana şükretmeye dayanan refah… Zenginlik kültüre, kurumların başına yerleşenlere, halkın hiçbir ferdinin sahip olamadığı yeraltı yerüstü kaynaklarına aittir. Ne kültürel, ne de ithalat - ihracata konu olan variyete dair zenginlik insanın aç karnını doyurur. Artık ilginçliğini bile kaybetmiş gerçek; hala ekmeğe ve suya ulaşabilen insanlar, bu erişimi kendilerine tahakküm kuran, etine, kemiğine, iliğine kadar sömüren uyanıklardan bilir.
Gün gelip İpsala Sınır Kapısı’na doğru doludizgin koşmadan önce, yani Yunan askerlerinin açtığı rastgele ateş sonucu vurulup düşmeden ya da Meriç’in azgın suyu yaşamla aramıza girmeden önce okunması gereken kitaplar, dinlenilmesi gereken şarkılar, izlenmesi gereken filmler vardır. Niye, niçin, neden diye sormanın lüzumu birini okuyup anlamak yahut anlamlandırmak dinginliğine ulaşınca çay, kahve, tütün eşliğinde konuşulur. Ya da konuşulmaz ki şimdiye dek susulmayıp konuşulanların hangi sadra şifa olduğu tartışılır. Belki tartışılmaz, şimdiye değin tartışılanların egemenler marifetiyle çizilen makus talihin kıyısını köşesini bile yalamadan geçip gittiği görülür. Hatta geçip gitmez o makus olarak nitelenen talih, gelecekte sınav sorusu olarak talebe bunaltacak saçma sapan ve bol hamasetli tarih anlatısı olur. Yine kahramanlar, şarlatanlar, yine kutsallar, yine kurumlar etrafında kümelenmiş alkış tutan, tezahürat yapan kitleler bulunur. Yine umut ve onun birkaç adım ilerisinde hüsran vardır. Keder insan olana ömrünce eşlik eder.