Günlerdir asgari ücretin ne kadar olacağı konuşuluyor, tartışılıyor. Nihayet önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni asgari ücreti 4 bin 250 TL olarak açıkladı. Uygulanmakta olan asgari ücrete göre yüzde 50’lik bir artış söz konusu. Yeni asgari ücretin gündeme geldiği günlerde 4 bin ya da 5 bin lira gibi rakamlardan söz ediliyordu. Bu sebeple de bu köşede belirlenecek yeni asgari ücretin bir erken seçimin olup olmayacağının da cevabı olacağına dikkat çekmiştim. Gelinen noktada bir erken seçim görünmüyor havası esiyor ama asgari ücretteki yüzde 50’lik artış daha uzun süre gündemde kalacağa benziyor. Çünkü yeni asgari ücreti açıklarken Cumhurbaşkanı Erdoğan asgari ücretteki artışın son 50 yılda yapılmış en yüksek artış olduğunu vurgulayarak toplumdaki bir takım tereddütleri gidermeye çalıştı sanıyorum. Bu arada oldukça yüksek belirlenen yeni asgari ücretin ekonomideki sıkıntı ve daralma üzerinden dikkatleri başka yönlere çekmekte işe yarayacak görülüyor.

Hemen belirteyim ki, açıklanan yeni asgari ücret rakamı düz bir bakışla tatmin edici görünüyor. Ancak, bazı rakamlar ve son zamanlardaki gelişmeler var ki, söz konusu yüzde 50’lik artış asgari ücretlinin uzun süre rahat nefes almasına yetmeyecek. Niçin böyle düşündüğümü kısaca izah etmekte yarar var. Çünkü 2021 yılının 1 Ocak günü dolar 7.43 TL iken bugün dolar 15 TL’nin üzerine çıkmış durumda. Buna göre dolar yaklaşık 11 ayda yüzde yüz değer kazanırken TL o ölçüde değer kaybetmiş, bir diğer ifadeyle geçen zaman içinde TL kar gibi erimiş. Bunun anlamı ise insanımızın alım gücü sürekli düşmüş durumda. Yeni asgari ücret elbette insanımızı biraz olsun rahatlatacaktır ancak, dolardaki yükseliş ve buna paralel olarak fiyatlardaki artış devam ettiği sürece sağlanan artış kısa zamanda anlamını yitirecek görülüyor. Bir başka ifadeyle asgari ücretlinin biraz olsun rahat nefes alabilmesi ve bu rahatlamanın uzun ömürlü olması için enflasyonun düşmesi gerekiyor. Bunun da kesinlikle TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamları ile sağlanması mümkün görünmüyor.

Çünkü dar ve sabit gelirliyi pazardaki ve market raflarındaki rakamlar ilgilendiriyor. Bu noktada sorunu çözmek için bir takım dış güçlerden söz etmek, sorumluğu onların üzerine yıkmak soruna çözüm getirmeyecektir. Elbette, küresel sermaye çevreleri dünyayı ve özellikle de gelişmekte olan ülkeleri ekonomik olarak sömürmekten vazgeçecek değillerdir. Buna karşılık bizim de kendimizi korumamız için almamız gereken tedbirler vardır. Söz gelimi bir takım üretime dönüşmeyen yatırımlar ile toplumu oyalamaktan vazgeçerek millet olarak topyekûn bir üretim seferberliği başlatmaya ihtiyacımız var. Geldiğimiz noktada doların artışını düşürmek için Merkez Bankası’nın arka arkaya piyasaya müdahale etmesinin istenen sonucu vermediği görülüyor.

Elbette alınan tedbirler var ama bu tedbirler daha uygulamaya girmeden belli ki bazı çevreler karşı hamleye geçiyor, dolar alırken de, satarken de söz konusu sermaye çevreleri kazanırken, dar ve sabit gelirliler arada eziliyorlar. Bu bakımdan artık dar ve sabit gelirlinin ezilmekten kurtulmasını sağlayacak adımların atılmasında yarar var. Bunun için de kamplaşmaya değil, kucaklaşmaya ihtiyaç var. Ülke bir takım dış saldırılara muhatap ise buna toplum olarak hep birlikte karşılık vermek gerekmez mi? Çünkü ülkenin içine düştüğü ekonomik sıkıntıdan çıkması için fedakârlığa ihtiyaç varsa, bu toplum olarak hep birlikte olmalıdır. Fedakârlık dar ve sabit gelirlilerden beklenir cüzdanı kabarık olanlar bunun dışında tutulacak olursa, soruna çözüm bulmak mümkün olmayacaktır.