Washington, seçim sonrası süreçte Suriyeye yönelik izleyeceği dış politikayla ilgili önemli bir mesajı geçtiğimiz günlerde verdi. Bu mesaj, aynı zamanda ABD-Türkiye arasında son dönemde yılan hikayesine dönmeye başlayan Suriye merkezli "örtülü kriz"in geleceği açısından da önemli bir adım olarak karşımıza çıkıyor. Söz konusu mesajın adı: "SUK" ya da "SUK-ÖSO"...

ABD Dışişleri Bakanı Clintonun Suriye Ulusal Konseyinin (SUK) artık muhalefetin lideri olamayacağını açıklaması ile bir anda gündeme gelen kriz, aslında bir süredir Ankara-Washington hattındaki sıcak gündem maddelerinden biriydi. Nitekim, ABD Genelkurmay Başkanı Dempseyin Türkiye ziyaretinde çok açık bir şekilde ortaya koyduğu teklifin özünü de bu husus oluşturmaktaydı ve biz bunu bir kaç defa burada köşemize taşımıştık.

Bu bağlamda, Clintonın; "Artık Suriye Ulusal Konseyinin muhalefet lideri olarak görülemeyeceğini açık bir şekilde ortaya koyduk. Geniş tabanlı bir muhalefetin parçası olabilirler. Bu muhalefet tüm Suriyelileri, meşru seslerini duyurmaya çalışan herkesi içine almalı." cümlesini açmak gerekirse...

Öncelikle bu ifade Arap Baharı sürecinde Suriyeye yönelik uygulamaya konulan planın önemli bir parçası olan SUKun ve dolayısıyla da söz konusu cephenin başarısızlığı anlamına gelmektedir. En azından ABD açısından böyle bir algı söz konusudur. Daha somut bir şekilde ifade etmek gerekirse, yeni yol haritası SUK üzerinden inşa edilmeyeceğe benzemektedir. Hatta SUK, içerisinde barındırdığı bir takım Selefi-El Kaide unsurlar itibarıyla marjinal bulunmakta ve bundan dolayı da oluşturulacak yeni yapı ile zaman içerisinde tasfiye edileceğe benzemektedir.

ABDnin bu tasfiye sürecinde, SUK-ÖSOnun şu ana kadar başarılı olamaması kadar bir başka faktör daha ön plana çıkmaktadır. Hatta bu faktör, bu başarısızlıktan daha öte bir önem kazanmaktadır. O da, SUK-ÖSO üzerinde ABDnin istediği ölçüde bir kontrolü sağlayamamış olmasıdır.

SUK-ÖSO üzerinde Türkiye-Suudi Arabistan ikilisinin zaman içerisinde artan etkinliği-kontrolünün ABD nezdinde yaşattığı endişe bir çoğumuzun malumudur. Özellikle de son dönemde Arap Baharının yaşandığı coğrafyada Selefi grupların gerçekleştirdiği eylemler (ki burada Libyada ABD Büyükelçisinin öldürülmesi başlı başına bir gelişmedir) ve bunun Suriyede başta Kürt muhalifler (Suriye PKKsı PYD) olmak üzere, diğerleri üzerinde yaşattığı gerilim, hiç kuşkusuz Washingtonun hatta Tel Avivin dikkatinden kaçmamışa benzemektedir.

Nitekim Dempseyin Esad sonrasına yönelik ABD endişelerini ve Türkiyeden beklentilerini ortaya koyan ziyaretinin öznelerinden birini de bu ikili, özellikle de Selefi-El Kaide unsurları ağırlıklı radikal örgütlenmeler oluşturmaktaydı. Büyükelçi Ricciardonenin bir takım açıklamaları da aslında aynı kapıya çıkmaktaydı...

Anlaşılan o ki, Ankara-Washington hattında bugüne kadar ABDnin beklentileri çerçevesinde bir gelişme söz konusu olmadı. Bir diğer ifadeyle ABD, müttefiki Türkiyeyi Suriye politikasında tam anlamıyla ikna edemedi. Bundan dolayı da seçim sonrasına yönelik alt yapı çalışması olarak kabul edilebilecek bu son girişimde Türkiyeye pek yer vermek istemiyor. Bu da Türkiyenin azalan rolüne paralel olarak, Esad sonrası Suriyede daha az pay ve söz hakkı demektir. En azından mevcut emareler bizi böylesi bir tespite götürüyor.

Nitekim, SUKun yeniden yapılandırılması ya da yeni bir örgütlenme yoluna gidilmesinde önemli bir dönüm noktası olan toplantıların İstanbulda değil de Dohada (4-7 Kasım) ve Ammanda (8 Kasım) gerçekleştirilecek olması ve tüm bu gelişmeler karşısında Ankaranın kısmi sessizliği oldukça dikkat çekici. Aynı şekilde, söz konusu yeni Konseyle ilgili hazırlık çalışmalarında Suriyeli Türklere yer verilmemesi ya da bir vaatte bulunulmamış olması, fakat buna karşılık ülkedeki diğer azınlık grupların süreçte daha etkin bir şekilde yer alacak olmaları da önemli bir detay.

Bu bağlamda ABDnin Ortadoğu politikalarında vazgeçilmez, öncelikli müttefiki konumuna yükselmiş Kürt gruplar ile, Alevi ve Hıristiyan unsurların (ki bunların içerisinde özellikle Ermenileri burada zikretmek gerekiyor) ön plana çıkartılması, bir anlamda Türkiyenin bölgedeki tezi ve beklentileri kadar, araçlarına da önemli bir darbe anlamına geliyor.

Dolayısıyla, ABD bu hamlesiyle Suriyede Esad karşısında mücadele eden muhalif unsurlar arasında net bir tercihe gitmekte ve bundan sonraki süreçte, başta Suriyeli Türkmen unsurlar olmak üzere, bölgedeki Türkiye yanlısı ÖSO mensuplarını kendisi açısından istenmeyen, illegal yapılar ilan etmeye yönelik bir tasfiye sürecinin önünü açmış bulunmaktadır. Bu da, dolaylı da olsa, Türkiye ile bir çıkar çatışmasına ve yolların ayrıldığı anlamına gelmektedir.

Peki Ankara, Türkiye SUKunu lağvedip, kendi SUKunu kurma noktasında önemli bir hamle yapan Washingtonun bu tavrını nasıl karşılamaktadır Bu soruya verilecek cevap, hiç kuşkusuz, ABDnin Yeni Suriye planının geleceğinin nasıl olacağı yanıtını da içermektedir...