Müslümanlar, Allah-u Teâlâ’nın her türlü kötülük ve zulmün cezasını dünyada vereceğini zannetmektedir. Bu bekleyiş zihinlerde, Allah’a, Peygamber’ine, Kur’an’a kısacası İslâm’ın kutsallarına hakaretler ile Gazze’deki zulmü de kapsayacak şekilde genişlemiş gözüküyor.

Bu anlayışta “tevekkül” anlayışımızın değişmesi, kavli ve fiili dua bütününün terk edilerek sadece kavli yani sözlü duaya yönelip “irade, azim ve gayretin” terk edilmesinin yanısıra Batı karşısında mağlubiyet psikolojisine mübtela oluşumuz, güçlü İslâm devlet nosyonundan uzaklaşmamız ve kötülüklere karşı bireysel gayretten başka seçeneğimizin kalmamasının da etkisi büyüktür.

Buna, sağlam İslâm/Ehl-i Sünnet anlayışından sapmış, zulümle mücadele misyonundan uzaklaşmış, “emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker” ve “cihat” refleksi kaybolmuş bir kitlenin çaresizliğini de eklerseniz; her türlü kötülük ve zulümle mücadeleyi Allah-u Teâlâ’ya havale etmiş bir anlayışı görürsünüz. Aynı anlayış sahiplerinin, sadece mücadeleyi değil, intikam almayı da Allah’a havale edip, sorumluluktan kurtulmanın konforunu yaşadığına şahit olursunuz.

Müslüman halktaki bu çaresizliği fırsat bilen İslâm düşmanları da, “Allah çok güçlüyse, neden Gazze’ye yardım etmiyor?” demek suretiyle kafa karışıklığı oluşturmaya çabalamaktadır.

Bu meşum kitle çok iyi biliyor ki: “Gazze’deki zulmü durdurması gereken Müslümanların başına musallat olan liderlerdir. Liderleri harekete geçirecek olan da halklardır.”

Siyonist lobilerin eliyle işbaşına gelen işbirlikçi liderler, görevini yerine getirmediği için zulüm bu denli şiddetli. O liderler ki, Siyonistler silahlanırken zevk ü sefa eylemekte, devlet bütçesi açık verirken her türlü israf ve yolsuzluğu yapmakta, ülkelerinin bütün kaynaklarını küreselcilere peşkeş çekmektedir. Halklar ise, azıcık dünya menfaati için, zulme engel olmayan liderleri eleştirmekten imtina etmektedir.

İsveç’te Peygamber Efendimize (S.A.V.) hakaret içeren karikatürler yayımlanırken, İsveç hükümetine her türlü yaptırımı uygulayarak bunu engellemesi gereken İslâm ülkelerindeki liderlerdir.

Avrupa’nın göbeğinde mübarek kitabımız yakılırken, buna engel olması gereken Müslüman ülkelerin başındaki yönetimlerdir.

Gazze’deki Siyonist katliamı engellemesi gereken de Müslüman ülkelerin başındaki yönetimlerdir.

İslâm ülkelerinin başına musallat olan liderler, Allah’a, Resulüne ve İslâm’ın değerlerine yapılan hakaretlere karşı kayıtsız kalırken, halklar da yönetimleri desteklemeye devam ediyorsa her iki zümre de kâfirlerin zulmüne zımnen ortaktır.

Yanı başında Müslümanlar katledilirken zalimden intikam alması gereken devlet başkanları ve yöneticiler ile destekçisi halk sessiz kalıyor ve intikam almayı Allah-u Teâlâ’ya havale ediyorsa bunda bir terslik yok mu?

Zulmü işleyen taraf insanken, zulmü engellemesi gerekenin de insan olması daha mantıklı değil mi?

Bir tarafta çalışan, üreten, askeri ve ekonomik üstünlük elde eden Siyonist-Haçlı ittifakı, diğer yanda yeteri kadar çalışmayan, yeterli üretmeyen, askeri ve ekonomik üstünlük şöyle dursun egemen güçlere bağımlı kalan Müslümanlar.

Üzerine düşen vazifeyi yapmadığı halde “Allah intikam alacak, Allah öfkelenecek” anlayışıyla Allah-u Teâlâ’nın gücünü, eşit güçler arasındaki mücadelenin bir öznesi gibi görme anlayışı sorunludur ve bu anlayıştan dolayı inanmayan insanların zihninde beliren, “Yeryüzündeki olaylara müdahale edemeyen güçsüz bir İlah” anlayışının sorumlusu da görevini yapmayan, beceriksiz Müslümanlardır.

(Devam edecek.)