Yeryüzünde yaşayan canlılar içinde insan, olumlu ve olumsuz, iyi ve kötü, yararlı ve zararlı vb. gibi nitelikleri de göz önünde tutularak üzerinde en yoğun tartışmaların, yorumların ve değerlendirmelerin yapıldığı varlıktır, denebilir. Üstelik bu tartışmaları, yorumları ve değerlendirmeleri yapan, gerçekleştiren de yine insandır. Çünkü diğer canlılardan farklı olarak akıl ve düşünme yetisine sahiptir. Diğer canlıların akıl yetisine sahip olmadığı genel bir kanı olarak yerleşmiş bulunmakla birlikte, bunun tam doğru olup olmadığı tartışılır bir nitelik göstermektedir. Belki de, diğer canlılarda daha belirgin ve çeşitli biçimleriyle gözlemlenen içgüdü (insiyak), sadece insanın sahip olduğu gibi görünen aklın işlevlerini de içeren bir kendine özgülük niteliği taşımaktadır. Her neyse, yüce ve mutlak Yaratıcı, insana eşsiz ve değerli bu yetiyi bahşetmesiyle de yüceliğini ve cömertliğini bir kez daha göstermiştir.

Ne var ki, insan kendisine bahşedilen bu eşsiz ve değerli yetiyi nasıl kullanacağı sorunuyla daima karşı karşıya ve ondan kaynaklanan sorunlarla olagelmiştir. Bunun nedenlerinden birisi, aynı zamanda en önemlisi ve belirleyicisi, sahip olduğu bu akıl yetisini, kendi mahiyet ve amacı yönünde kullanmamasıdır. Gerçekte sahip olduğu akıl yetisini, hem kendi hayatını olumlu bir şekilde yaşamak, hem de diğer insanların hayatını koruyup gözetmek için kullanması gerektiğini, aslında aklın içeriği söylemektedir. Mesela bir tacir, taahhütte bulunduğu belli miktardaki borcunu veya sattığı bir malı zamanında ödemez ve teslim etmezse, güvenirliğini yitirir ve sonuçta iflas eder veya işini kaybeder. Bir hukuk fakültesi veya mühendislik fakültesi öğrencisi, ileride seçeceği yargıçlık veya avukatlık ya da inşaat mühendisliği mesleğini layıkıyla yapabilmek, başarıyla yerine getirebilmek için, zamanında edinmesi gereken bilgilerden yoksunsa istediklerini, tasarladıklarını, düşündüklerini gerçekleştiremez.

Yine insana ve topluma hizmet etmeyi tercih etmiş bir kimse, aklın gereği olarak siyaset alanını seçebilir. Hem aklın, hem seçtiği siyaset alanının gereği olarak bir takım ilkelere, kurallara, siyaseten neyin iyi, neyin kötü ya da neyin erdem, neyin erdemsiz sayıldığını bilmesi gerektiğini, öncelikle aklı ona söyler, söylediği veya emrettiği varsayılır. Diyelim ki, kurduğu siyasi parti yapılan seçim sonunda iktidara geldi ve yönetme yetkisini kullanmak yükümlülüğünü üstlendi. Bu yükümlülüğü yerine getirmesi için, bir takım kurumlar, onlara tanınmış birtakım yetkiler, imkânlar ve aynı zamanda görev ve sorumluluklar söz konusudur. Dolayısıyla alacağı her karar, yapacağı her uygulama belli birtakım kurallar ile tanımlanmış, tespit edilmiştir. Mesela, devlet denilen bir kurum vardır ve onu ve niteliklerini belirleyen bir anayasa, onun çizdiği ve izin verdiği başka birçok yasalar ve kuralları kaydedilmiştir. Önce aklın, sonra kurumların varoluşu gereği, nelerin yapılacağı ve nelerin yapılamayacağı genel olarak bilinmektedir. Sözgelimi devletin, görev olarak üstlendiği güvenlik, sağlık, adalet ve eğitim gibi, insanın ve toplumun temel ihtiyaçlarının, anayasa ve yasaların emrettiği ve öngördüğü tarzda yapılması gerekmektedir. Bütün bunları bir tarafa atarak, kendi aklının bile içeriğini dinlemeyerek, dizginsiz denetimsiz istek ve tutkularının, yani içgüdülerinin eğilimine, ilcalarına uyarak davranmaya başlarsan, varacağın yeri veya menzili önceden belirlemek, öngörmek, bilmek imkânlarını ve de fırsatlarını kaçırmaktan kurtulamazsın. O zaman, sana bahşedilmiş olan akıl ne yapabilir?