Neredeyse hemen herkesin kendine ait görüş ve yargıda bulunma hakkı tanıdığı konuların başında, en azından ülkemizde, siyaset, hukuk, tıp ve din alanlarının geldiğini söylemek, abartılı sayılmamalıdır. Son yıllarda, iyice sınırları bulanıklaştırılmış görünmesine ve genel olarak konuşan ve yazanların kendinden menkul rivayetleri kesin veriler ölçüsünde görüş bildirdiği siyaset alanı, diğerlerini baskılar bir özellik kazanmıştır, denebilir. Bu kadar üzerinde durulması, siyaset alanına ilişkin soruların ve sorunların çözümlendiği veya çözüme yönelik gelişmeler içerdiği sonucuna varılabilir mi? Belki de, herhangi bir olumlu veya olumsuz sonuca varılmasın, yanlış veya doğru bir çözüm ortaya konulmasın diye, bu kadar karışıklık, bulanıklık yapılıyor olabilir (mi?)
İlgi alanlarına ilişkin bu türden bir gözlemi, konular bağlamında yapmanın mümkün olduğu düşünülebilir. Sözgelimi sağlıklı kalmak ve sağlığını korumak konusunda, konuştuğunuz herhangi birisinin, nerdeyse kesin tesbitleri, teşhisleri ve tedavileri vardır. Aynı şekilde, mesela siyasi iktidara sahip olunduğunda, sorunların nasıl şipşak çözümlenebileceğinin formülünü dinlersiniz. Halk arasında yaygın bir söylenti bile öteden beri dolaşıp durur. Güya çobanın biri diyesiymiş ki, “sopamı havaya atıp yere düşünceye kadar” geçecek bir süre iktidar ona verilmiş olsa, dünyayı güllük gülistanlık bir hale döndürecek sırrı biliyormuş.
Din alanı, insanlık tarihi boyunca doğrudan veya dolaylı daima, inansın inanmasın her bir insanı ilgilendiregelmiştir. Öyle ki, doğrudan dinin veya inancın konusu olmasa bile birçok konu onunla ilişkilendirilmiştir, ama kaçınılmaz olarak yeni sorunların, tartışmaların, çatışma, hatta savaşların nedeni haline de gelmiştir. Sözgelimi, Yeniçağ’da İngiltere’de 8. Henri’nin İspanya prensesiyle evlenme isteği dini bir sorun olarak baş göstermişken, İngiliz kilisesinin Roma’dan ayrılıp bağımsız bir mezhebin, bir anlamda dinin kuruluşunu doğurmuştur.
Benzer gelişmeler, değişmeler, Hukuk alanına dair konularda, zorunlu olarak söz konusudur. Çünkü hukukun, bizzat varlığı tartışmalarla, farklı ve değişik düşünce, görüş, yorum, değerlendirme ve uygulamaları içkin olarak kendini gösterir. Genel olarak hukuk felsefecileri başta olmak üzere, hukuk bilgin ve araştırmacıları, uygulayıcıları yanında, ilgisi olsun olmasın herkesin söz hakkı saklıdır. Gerçekten kendiliğinden bir kimsenin, bir diğeriyle hukukun öngördüğü somut, fiili ve sonuç doğurucu ilişkisinden, ilk bakışta söz edilemez. Mesela, hiçbir geliri veya kazancı olmayan bir kimse vergi ödemek durumunda değildir. Ama dünyaya gözlerini açtığı ve yaşadığı sürece, çok yönlü bir hukuki ilişkinin öznesidir. Bunu o kimsenin bilip bilmemesi, öncelikli bir konu değildir. Fakat hukukun herhangi bir kuralını, yasa olarak düzenlenmiş bir hükmünü ihlal ettiğinde, hemen hukuk varlığını olanca somutluğuyla gösterir. Onun için hukuk, kanunu bilmemek mazeret değildir, şeklinde genel, kapsayıcı ve kesin bir kuralı bağlayıcı niteliğe dönüştürmüştür. Kısacası, hukuk ihlal edildiğinde ortaya çıkar, ama bu daha önceden var olmadığı anlamına gelmez. Benzer şekilde, hukuku, ona uygun olarak düzenlenmiş kural ve hükümlerin, herhangi bir kimse tarafından, açık veya örtük kabul edilip edilmemesi de, hukukun varlığının, işlevinin veya yönünün belirmesine neden oluşturabilir. Bunun sayısız örneklerini hukuk tarihi ortaya koya gelmiştir. Çarpıcı bir örneğini 19. Yüzyılda Amerika’da H.D.Thoreau vermiştir. 1846 yılında 20 ile 70 yaş arasındaki her erkeğin ödemeye mecbur olduğu “kelle vergisi”ni ödemediği için aynı yıl Concord kasabasında tutuklanmıştır, ancak ailesinin ödemesi üzerine serbest kalacaktır. Fakat ölünceye kadar bu vergiyi ödememiştir. Thoreau, bu konuda kural veya herhangi bir yasayı doğrudan ihlal etmeyi amaçlamaz. Dikkat çekmek istediği, iktidarlarca veya hükümetlerce, hukuk görünümü altında, aslında hukukun özüne ve amacına aykırı düzenlemelerdir. Çünkü insanın vicdanıyla hukukun öngördüğü ve düzenlediği kurallar arasında aykırılık veya çelişki olmamalıdır.
Bu bakımdan, hukukun konuları, kavramları, dolayısıyla içeriği tartışmalar, değerlendirmeler, yorumlar ve uygulamalar ile genişler, zenginleşir ve insanın onurunu koruyucu ve yüceltici işlevini ve ödevini böylece gerçekleştirebilir. Adalet, bu tür kavram ve konuların başında gelir ki, bir yönüyle hukukun amacı, diğer yönüyle de işlevidir, isterseniz aracıdır da diyebilirsiniz buna.