Türküler hafızamızdır. Belgeler yanar, bilgiler yok olur, bulgular saklanıp yasaklanır, fakat türküler var oldukça düne ait yaşananlar toplumsal hafızada varlığını devam ettirir. Tanpınar Beş Şehir adlı kitabında bu hakikati şöyle ifade eder: “Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler ona mutlaka bu türkülerden gitmelidirler.”  Yine Tanpınar’ın Huzur romanının başkahramanı Mümtaz, “Aç kapıyı bezirgân başı” diye oyun oynayan çocukları görünce şöyle düşünür: “Nuran bu oyunu çocukluğunda muhakkak oynamıştı. Ondan evvel annesi, annesinin annesi de aynı oyunu oynamışlardı. Devam etmesi gereken işte bu türküdür. Çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi… Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.”

Benim çocukluğumda kapı önlerinde çocuk halkalarıyla, “Aç kapıyı bezirgân başı” türküsü oyunlaştırılıp söyleniyordu. Adeta bir sokak müsameresi gibiydi. Türküler ve oyunlar yaşadığı için sokaklar güvenliydi. Bu oyunda bezirgân başı olan çocuk, “Kapı hakkı” ister ve “Kapı hakkı ne verirsin?” diye sorardı. O da, “Arkamdaki yadigâr olsun” diye cevap verir, oyun böyle sürüp giderdi. Bezirgân, kapı hakkı ve yadigâr kelimelerinden bugün için eser kaldı mı acaba? Lügatlerde yaşatamadık oyunlarda -yani hayatın tam orta yerinde- yaşatalım dedik, onu da başaramadık. Ya acılarımız? Onları hangi tutanakta saklayıp hangi sicil defterinde muhafaza edebilirsiniz ki gönüllerde yer edemedikten sonra?

Yine çocukluk ve ilk gençlik günlerimde Yıldıray Çınar’dan dinlediğim, “Çarşamba’yı sel aldı / Bir yâr sevdim el aldı / Keşke sevmez olaydım / Elim koynumda kaldı” diye sürüp giden insanın gönül telini darmadağın eden türkü olmuş bitmiş felaketlerin aslında olup bitmediğinin delili değilse nedir? Milletçe türkü söyleriz, peki türküler neyi söyler? Ağzından baklayı aldığımızda türkülerin ne söylediğini de öğreniriz. “Çarşamba’yı Sel Aldı” türküsü gibi. Rivayete göre, Yeşilırmak’a ait Abdal Deresi’nin kıyısında yer alan köylerden birinde yaşayan fakir bir gencin âşık olduğu kız, gencin askere gitmesinden sonra, köyün ileri gelenlerinden birinin zorlamasıyla kaçar. Bunu duyan genç sevdiğini aramaya başlar. Derken yağmaya başlayan yağmur dereyi taşırır, genç sevdiğini bulur ancak iki âşık suda boğularak can verir. El ele tutuşmuş cansız bedenleri gözler önüne serilir.

Yine Neşet Ertaş’ın nefis yorumuyla yürekleri dağlayan “Köprüden geçti gelin / Saç bağın düştü gelin” diye başlayan türkü aynı yöreye Samsun’a ait. Bu türkünün söylediği de bir başka dram bir başka acıdır. Doğal afetlerden çok sosyal afetler yaşamıştır bu millet. Yine söylenceye göre Samsun-Bafra Kızılırmak üzerindeki bir tahta köprüde gelin adet olduğu üzere atın üzerinden geçerken atın uçan bir kartaldan ürkmesiyle arkadaki diğer atlar da ürkerek tahta köprünün yıkılması üzerine düğün alayı köprüden aşağıya yuvarlanır. Irmakta boğularak can verirler. Duyduğumuza göre bu adet, Bafra’da evlenecek çiftler arasında Çetinkaya köprüsü üzerinde devam etmekteymiş. Orta Anadolu köylerinin birinden başka bir köye gelin götürürken Kızılırmak Köprüsü’nden geçen gelin alayı köprünün yıkılması sonucu suya gömülürler. Vahşi dalgalar gelini de alıp götürmüştür. Bu yürek yakan olay farklı anlatılarla Anadolu’nun değişik yerlerinde anlatılagelmiştir. Bu ağıt bir Kızılırmak Türküsü’dür artık: “Şu sılanın gülen yüzü, / Yazın açar gül nergisi. / Kör olasın zalim felek / Yârsız koydun gelin kızı. /, Nazlı nazlı gezemedik, / Bir araya gelemedik. / Felek aldı nazlı yâri, / Doyasıya sevemedik.”

Dertler ve yürek yangınları varsa türküler vardır. Derde hemdert olan, söylenen türkülere kulak kabartan yürekler olmadığı sürece türküler de boşlukta salınıp zamanla yok olacaktır. Batı Karadeniz Bölgemizin yaşadığı meşum sel felaketi ajansların ve haber bültenlerinin enkaz yığınları ve sayılarla anlatabileceği bir şey değildir. Bu acılara yürekler değmeli ve bu yüreklere türküler şiirler eşlik etmeli. Toplumsal hafıza ve maşeri şuur burada da seferber olmalıdır.

İyisi mi bu yazıyı okur okumaz arkaya yaslanın ve kendinizi şu türküyü dinlerken hüznün akışına bırakın. Türkünün size söylediği sizin türkü söylemenizden daha dokunaklı olacaktır:

“Şu uzun gecenin gecesi olsam / Sılada bir evin bacası olsam /

Dediler ki, nazlı yârin pek hasta / Başında okuyan hocası olsam.”

“Evlerinin önü üç ağaç çınar / Dillerim tutuşur, yüreğim yanar /

Eşinden ayrılan böyle mi yanar? / Anam, anam hangi derdime yanam.”