Irak’ın ABD ve koalisyon ortaklarınca işgali ile başlayan, daha sonra Arap Baharı olarak nitelendirilen bazı ülkelerdeki hareketlenme ve yönetim değişikliği devam eden Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulanmasına en azından sessiz kalarak, bazen de siyasi ve psikolojik destek verenlerin gelinen noktada işin doğrudan ülkemize dayanması karşısında bir arayışa girmeleri karşısında insan ne söyleyeceğini bilemiyor. Çünkü uygulamaya Irak’ta başlanmıştı ve olayın gizli bir yönü de yoktu. Irak parçalanarak Kuzey’de yeni bir yönetim oluşturulmuştu. Ardından Arap Baharı(!) olarak nitelendirilen gelişmeler ortaya çıktı. Bahar Mısır’da kışa dönüştü, Libya’da parçalanma hızla sürüyor. Akan kanın hesabı bilinmiyor. Bu arada Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulamaya koyanlar Irak’ı parçalamakla da tatmin olmuş değiller ki bu ülkede çatışmalar ve karmaşa sürüyor. Suriye ise tam bir felaket bölgesi haline getirildi.

Suriye’deki olaylar başlangıçta Esad zulmüne son vermek için başlamış bir muhalif hareket olarak takdim edildi. Elbette bu takdimi yapanlar işin aslını bilmiyor değillerdi. Başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini oyalamaya yönelik bir strateji uygulanıyordu. Bu uyutma ve oyalama strateji devam ederken birden bire ortaya IŞİD diye bir örgüt çıktı. Sanki bu örgüt Sünni bir hareket olarak ortaya çıkmıştı. Böylece bölgemiz ülkelerini parçalamak için harekete geçmiş olan sömürgeci güçlerin hamlesi gözden kaçırılarak olaylar sadece IŞİD etrafında izah edilmeye başlandı. Sanki tüm gelişmelerin sebebi IŞİD imiş gibi bir hava estirildi ve hava sürdürülüyor. Kısacası, planı uygulamaya koyanlar dikkatten kaçırılıyordu. Ancak, gelinen noktada herkes gördü ve duydu ki IŞİD BOP’un uygulayıcılarının emellerine bilerek ya da bilmeden hizmet eden bir örgüttür. Hatta bölgemizde Sünni-Şii çatışmasını tetiklemenin gerekçesi olarak görev yapıyor. Kısacası, Müslümanların birbirlerini kırmalarına yönelik bir proje. Hâlbuki bölgenin birinci sorunu Müslümanlar arasındaki mezhep farklılığı değil, İsrail saldırganlığı olmasına rağmen İsrail’e yönelik en ufak bir saldırı söz konusu değil. Tunus’ta, Yemen’de, hatta bazı Batılı ülkelerde ortaya çıkan söz konusu örgüt nedense İsrail’e karşı hiçbir harekette bulunmuyor/bulunamıyor.

Benzer yorumlar yaygınlık kazanmaya başlayınca IŞİD’in sponsorunun ABD ve İsrail olduğu değerlendirmeleri gündeme geldi. Bu değerlendirmeler gündeme gelmeye başladığında da Suriye, Irak ve Türkiye’nin nüfus yapısında bir değişimin de gündeme geldiği görülmeye başlandı. Özellikle Suriye’nin kuzeyinde Kuzey Irak benzeri bir oluşum gizlenemez hal almaya başlıyor ve Türkiye’de gelişmeleri izlemekten vazgeçerek karşı hamle hazırlığı yapma ihtiyacı duyuyordu. Suriye’deki çatışmaların başlamasının ardından sınırımızda bir tampon bölge oluşturulması, çatışmalardan kaçan Suriyelilerin burada korumaya alınması sıkça dile getirilmiş olmasına rağmen ABD ve yandaşları buna yanaşmamışlardı. Bıçağın kemiğe dayandığı noktada Milli Güvenlik Kurulu’nun toplanması ve gelişmeleri gözden geçirerek bazı adımların atılması kararı üzerine Suriye’ye müdahale için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararına ihtiyaç olduğu yorumları seslendirilmeye başlandı. Bu yorumlarda gösteriyor ki, BM sadece sömürgeci güçlerin ülkeleri işgaline gerekçe bulmakla görevli. Kısacası, küresel güçlerin emrine amade bir örgüt olmaktan öte geçmiyor. Zalimlerin hâkim olduğu bir dünyada adaletin tecelli etmesini beklemenin anlamsızlığı görülüyor. Ancak, zalimlerin diz çökmesi için mazlumların ayağa kalkması gerekiyor. Bu gerçekleşmediği sürece bizler benzer yorumları yapmaya devam edeceğiz. Bir bakıma sonuçsuz değerlendirmeler sürüp gidecek.