Mütedeyyin kesimlere hitap eden bir gazetemiz manşetten haber

vermişti: Avrupa Birliği dönem başkanlığının İrlanda’ya geçmesiyle birlikte

Türkiye - AB ilişkilerinin tekrar canlanması bekleniyormuş.

Bazı ülkelerin olumsuz tavırlarının Türkiye’nin

motivasyonunu kırdığını kabul eden AB kaynakları, “ancak Türkiye kendisi için

reformları sürdürmeli” diye beyanatta bulunmuşlar.

Bu söylem, yani reformları kendimiz için, kendi

iyiliğimiz için gerçekleştirmemiz gerektiği söylemi, AKP iktidarının ilk

yıllarından itibaren benimsediği bir söylemdi. “Türkiye AB’ye alınmazsa,

Kopenhag Kriterleri’ni Ankara kriterleri yaparız; yolumuza devam ederiz”

deniyordu.

Avrupalı dostlarımızın bizi bu kadar çok sevdiğini (!)

görmek doğrusu çok heyecan verici bir durum. Modern dönem boyunca kendisi

dışındaki toplumlarla efendi-köle, sömüren-sömürülen ilişkisi dışında bir bağ

kuramamış Batılılar adına büyük bir ilerleme (!) diyebiliriz buna.

Hakikaten Avrupalı/Batılı beyaz adam mı değişti, yoksa

biz miyiz değişen

İster Avrupalılarca ister kendi içimizden birileri

tarafından dile getirilmiş olsun, böyle bir söylem, şunu demekle eş anlamlıdır:

Hangi inanç ve coğrafyaya ait olursa olsun toplumları

sefaletten kurtaracak reformları ancak Avrupalılar akıl edebilir; ancak

Avrupalılarca akıl edilebilen bir dönüşüm projesi insanoğlu için en ideal durumu

gerçekleştirmeye hizmet eder ve Avrupalının siyasal, sosyal, ekonomik ve

kültürel standartları bütün din ve ideolojileri aşan mükemmel bir seviyeyi

gösterir.

Nitekim gazetenin aynı günkü sayısında yer alan Avrupa

Parlamentosu Başkanı Martin Schulz imzalı yazıda “eğer Türkiye, hukukun

üstünlüğünün ve insan haklarının dünyada en yüksek standartlarda yaşandığı bir

değerler topluluğuna … dâhil olmak istiyorsa, AB’nin kapıları her zaman olduğu

gibi ardına kadar açıktır.” deniyor.

İnsan sormadan edemiyor: Kopenhag kriterleri olmasaydı

halimiz nice olurdu

Avrupa’da liberalizm ve demokrasi ortaya çıkmamış

olmasaydı Müslümanlar hangi idealin ve ideolojinin şemsiyesi altında kurtuluşu

arayacaktı

Demek ki Kur’an’dan ve Müslümanların tarihteki

tecrübesinden yola çıkarak kendi siyasal, toplumsal, ekonomik… sistemimizi inşa

etmeye kalkışmanın bir anlamı ve gereği yok, öyle mi !

***

Başbakan’ın “Avrupa âşığı değiliz” gibisinden zaman zaman

yaptığı çıkışlar, “Kopenhag Kriterleri’ni Ankara kriterleri yapma” iradesini

beyan ettikten sonra fazlasıyla havada kalıyor.

Daha kötüsü, “AB’ye ihtiyacımız yok” tarzındaki bir

söylem, “Türkiye halkı laikliği yeterince içine sindirdi, yeterince

sekülerleşti, küresel kapitalist sisteme yeterince entegre oldu, daha fazla

teşvike gerek kalmamıştır” anlamına geliyor olmasın sakın Askeri vesayet sona

eriyor gibi gözüküyorken küresel sisteminin vesayetinin -aslında o hep vardı-

öne çıkması ve pekiştirilmesine işaret ediyor olmasın

Peki Avrupa ülkesi olup da AB dışında kalmayı tercih eden

ülkelerin bazı çevrelerce sık sık önümüze örnek olarak konmasını nasıl

anlamalıyız İnanç, öğreti ve ideolojik duruş bakımından Müslümana özgü bir

yönelimi mi yansıtıyor bu İsviçre gibi olmak ne demek AB üyesi olmayan, bir

tür imtiyazlı ortaklık ilişkisine sahip olan İsviçre örneği sadece iş ahlâkı ve

disiplinine, temiz sokak ve caddelere sahip olmak bakımından mı önemlidir o

çevrelerce Zürih başta olmak üzere şehirlerinde homoseksüellerin gururla el

ele dolaştığı, “intihar turizmi”nin önemli merkezlerinden biri haline gelmiş,

evlilik dışı doğan çocuk rakamlarında AB ortalamasını aşan oranlara sahip bir

ülkenin neresi model olabilir Müslüman için

***

Müslüman dünya iki yüzyıldır belini doğrultamıyor. Oysa

geçmişte Haçlı Seferleri ve Moğol istilası gibi nice işgal ve yağma

hareketlerine maruz kalmış ve fakat bu badireleri atlattıktan kısa süre sonra

Müslüman kimliğiyle temayüz etmesini bilmiş, eski gücünü tekrar elde etmiş ve

insanlık tarihine dahil olmayı başarmıştı. Çünkü o dönemlerde vuku bulan askeri

işgaller Müslüman cephesinde zihinsel bir kırılmaya ve dönüşüme yol açmamıştı.

Bugün yaşanan acziyyet, istikrarsızlık ve çözümsüzlüğün temelinde, Batılı tasallutuyla

gelen zihinsel dönüşüm ve teslimiyet yatmaktadır.

Çözüm için hâlâ Batılı küresel sisteme entegre olmaktan

medet umulması çok manidar ve esef verici bir durumdur. Küresel sistem, ona

tâbi olmanın ödülü olarak ekonomik refah ve kalkınma düzeyinden belli bir pay

lutfetse bile, “başarı” diye takdim edilecek bu gelişme Batılı demokrasilerin

hanesine yazılacaktır.

Nitekim Türkiye’nin son on yılına damgasını vuran

gelişmeler İslam dünyasının sırada bekleyen ülkeleri için “laiklikle İslam’ın

ideal buluşması” diye örnek gösterilmektedir.

Bu, ancak kaygı verici bir durumdur; övünülecek bir durum

asla değildir.

Zihinsel kölelik, bütün kölelik biçimleri içinde en feci

ve en tahripkâr olanıdır. Efendi - köle ilişkisine gönüllülük boyutunu katar ve

istismarı kamufle edip kalıcı hale getirir.

***

“Fransa’dan sinyal geldi, AB ile müzakerelerde iki başlık

daha açılabilir” diye başlayan ve bizi sevindirmeyi hedefleyen haber, ne

gariptir ki insanda ancak kaygı ve endişe uyandırıyor. Zira Batı Afrika ülkesi

Mali’nin güneyinde sözü geçen bir kukla yönetimin, işgale takaddüm eden

günlerde eski sömürgecisi Fransa’dan yardım istemesini hatırlatıyor.

Ne tuhaf değil mi