12 Eylül 1980 bir milattır. Hele hele, dönemin en önemli aktörü olan Kenan Evren’in 12 Eylül öncesi ve sonrasına sık sık vurgu yapması, darbe ile alakalı yeni bir milat oluşturmaktaydı.
Tabii, her zamanki gibi, açıklıkla şu meseleyi tekrar ifade etmekte yarar var:
Darbe, kim tarafından yapılır ve hangi yönden gelirse gelsin; darbe iyi bir şey değildir. Darbeler dış desteklidir ve milletimizin önünü kesmek için yapılır.
Ayrıca, şunu da sarahaten ifade etmekte yarar var; darbeye maruz kalmış olan hükümetin -beğenelim, yada beğenmeyelim- darbeciler tarafından görevinden uzaklaştırılmış olması asla kabul edilemez.
Milletin seçtiği, tercih ettiği bir hükümet; gene, millet tarafından, meşru yolla ancak görevden el çektirilebilir. Bunun dışındaki yollar, asla tasvip edilemez. Daha net bir ifade ile hiç kimse, kendi Saadet’ini başkalarının felaketi üzerine bina etmemelidir.
12 Eylül’ü konuşurken, darbe sonrası gelen normalleşme sürecinde, Hasan Aksay’ı anmadan geçemeyiz: Evvela, Rabbimizden Hasan Abimiz için sağlık, sıhhat ve afiyetler diliyoruz. Sayın Aksay, Mart 1984 tarihinde yapılan ve ilk kez bütün partilerin katıldığı yerel seçimlerde Refah Partisi’nin İstanbul Anakent Belediye Başkan Adayı idi.
O günlerde adaylar, seslerini seçmene, panel ve açık oturumlarla duyulabilirlerdi. Bir de, medya kuruluşlarını ziyaret ederlerdi. İşte, gene, bir basın ziyaretinde, Tercüman Gazetesi ziyaret edilmektedir. Kemal Ilıcak’la görüşülmekteydi.
Hasan Aksay RP Adayı. ANAP’ın Adayı Bedrettin Dalan, SHP: Korel Göymen, DYP: Hüsamettin Cindoruk. Erdoğan Celesun ile Niyazi Yurtseven de MDP ve HP adayları olarak ziyarette bulunuyorlardı.
Asıl anlatmak istediğimiz şu:
Ilıcak, ilk soruyu Hasan Aksay Abimize sorar ve sözlerine ironi katarak; kazanma şansınız yok ama, şayet seçilirseniz İstanbul’u nasıl yönetmeyi düşünüyorsunuz diye sorar. Refahlı Aksay hemen şu cevabı yapıştırır:
- “Kazanıp kazanamayacağımı bilemiyorum. Ancak, bir şeyi çok iyi biliyorum ki; karşımızdaki partiler, 12 Eylül ürünü partilerdir. Bundan sonraki seçimlerde hiçbir parti kalmayacaktır. Ama benim partimin her seçimde bir adayı olacaktır”
İşte, bu sözler çok kıymetli ve çok anlamlıdır. Adeta, günümüzün Milli Görüşçülerini tarif etmektedir. Yol yokuş, yük ağır olabilir; ama davadan bir milim sapmadan yola devam edilmektedir.
Şunu bir kez daha ifade edelim ki; Milli Görüşçülerin başına gelenler her hangi bir topluluğun başına gelmiş olaydı, bırakın Türkiye ve dünya meselelerine çözüm üretmeyi, ayakta kalmaları dahi mümkün olmazdı.
12 Eylül’ün sene-i devriyesinde, o dönemde yapılan zulümleri hatırlamamak mümkün değildir. İdam sehpalarının kurulması, işkence altında ölenler, idam edebilmek için mahkûmun yaşının büyütülmesi vs.
12 Eylül bir anlayıştır; tıpkı 27 Mayıs, 28 Şubat, 17 Nisan, 15 Temmuz gibi. Sona erer mi, zannetmem. Ama zemin bulunsa bile, başarılı olmaları mümkün değildir. Sömürüye gelince, işte, o devam eder. Hangi dönem olursa olsun; ya hükümeti yıkılır, ya da, anlaşarak yola devam etmesine izin verilir.
Nihai hedef, hapishane şartlarının düzeltilmesi mi, yoksa, kamil manada özgürlükler mi?
Sanırım önce buna karar verilmeli.
Darbelerin sona ermesi için; askeri bürokratların eğitilmesi, sivillerin de bilinçlendirilmesi ve bu şekilde toplumsal direncin artırılması lazım.