“Hiçbir zaman anlamadı insanoğlu
Dünya birine kalacak olsaydı Süleyman’a kalırdı
Ölüm satın alınsaydı Nemrut tutar alırdı
Çıkmadık canlara derman bulurdu
Lokman Hekim ölmedi mi?
Bu yüzden hiç korkmadık biz
Umudumuz hep Allah’tandı.
Derdimize yüksel dedik, istediğin kadar yüksel!
Nasıl olsa geçmeyecek misin?
Zalimlere güçlen dedik, dilediğin kadar güçlen!
Nasıl olsa düşmeyecek misin?
Öyle oldu, olacak.
Bu dünya iyiyle kötünün arasında bir yerde
Ama günü geldiğinde iyilerden taraf olacak.”
(İlhan Dilek)
***
“Kim salih amel işlerse kendi iyiliğinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi zararınadır. Yoksa Rabbin kullarına kesinlikle zulmetmez.” (Fussilet, 46)
***
“İyilik gönlünü huzura kavuşturan ve içine sinen şeydir; kötülük ise insanlar sana fetva verseler bile, gönlünü huzursuz eden ve içinde kuşku bırakan şeydir.” (Dârimî, Büyu, 2)
Pazartesi

Amatör (2018) Filmi
Hayal ve Gerçek Arasında Bir Yerde Amatör


“Amatör” (2018), sporun gücünü, insan ilişkilerini ve bireylerin içsel mücadelelerini derinlemesine inceleyen bir film olarak izleyicilere sunuluyor. Film, yalnızca bir spor hikâyesi olmanın ötesine geçerek, amatör sporcuların karşılaştığı sosyolojik ve psikolojik zorlukları ele alır. Özellikle, sporcuların hayallerini gerçekleştirme yolundaki çabaları ile gerçekte karşılaştıkları engeller arasındaki çatışma, filmin odak noktalarından biridir.

Filmin ana karakteri olan Forte, genç bir basketbolcu olarak büyük bir hayal peşindedir. Onun hayali, profesyonel bir basketbolcu olma arzusudur. Ancak, içinde bulunduğu sosyal çevre, ailesinin ekonomik durumu ve yaşam şartları bu hayali gerçekleştirmesi için büyük
engeller oluşturur. Forte'nin yaşadığı bu çatışma, bir yandan hayalini gerçekleştirmek için verdiği çaba ile diğer yandan gerçek hayatın getirdiği sınırlamalar arasındaki gerilimi simgeler. Amatör sporcular, genellikle bir yandan tutkulu oldukları sporu yaparken, bir yandan da hayatlarının başka alanlarında (ekonomik, ailevi, sosyal) büyük zorluklarla karşılaşırlar. Bu durum, onların hayallerinin peşinden gitmelerine engel olan bir dizi dışsal faktör oluşturur. Genellikle bu tarz hikâyelerde bu engeller, sadece ekonomik zorluklarla sınırlı kalmaz; aynı zamanda toplumsal normlar, aile baskısı ve okul gibi dışsal unsurlar da devreye girer. Her sene bu nevi sporlarla uğraşan çocuklardan hayallerine ulaşanların sayısı oldukça sınırlıdır. Kimi zaman meşhur bir oyuncuya benzetilen kimi çocukların dramları örnek olarak hep karşımıza çıkar. Filmin bir diğer önemli boyutu, amatör sporcuların aileleri ve toplumları tarafından nasıl şekillendirildiğidir. Aileler genellikle çocuklarını ekonomik açıdan daha güvenli bir kariyere yönlendirmek ister. Bu, birçok amatör sporcunun yaşadığı tipik bir durumdur: Spor, hayatta kalma mücadelesi ile birleştiğinde, bireylerin hayalleri genellikle ailelerinin beklentileriyle çelişir. Sosyolojik olarak, amatör sporcuların çoğu, sadece bireysel bir başarıyı hedeflemekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal başarıya da ulaşmayı arzular. Toplum, sporculara belirli bir başarı modeli sunar ve bu model genellikle çok elitist ve dar bir çerçeveye sahiptir. Sporun toplumsal bir gösteriş aracı ve medyanın bu aracı nasıl manipüle ettiğine dair önemli sosyolojik mesajlar yer alır. Forte’nin bir fenomen olarak ortaya koyduğu örnek de bu ve benzeri durumlar için açıklayıcıdır.
Forte’nin içsel çatışmalarını ve kimlik arayışını derinlemesine işler. Amatör sporcular, büyük bir hayale tutunurken, bazen kendi kimliklerini bulmada zorlanabilirler. Bu durum, "Ben kimim?" sorusuyla yüzleşen bir gencin dramını ortaya koyar. Hayalleri, gerçeklik ile çatışmaya girdiğinde, genç sporcu kimlik bunalımı ve belirsizlikle karşı karşıya kalır. Çocukların spora olan tutkusunu gösterirken, diğer yandan bu tutkunun onlara nasıl zarar verdiğini ve onları nasıl yalnızlık, kaygı ve kararsızlık gibi duygulara düşürdüğünü de ortaya koyar. Spor, çoğu zaman, amatör sporcuların yalnızca dışarıya yansıttığı bir başarı öyküsü gibi görünürken, içsel dünyalarında ciddi bir boşluk ve kırılma yaratabilir.

Amatör sporcular, hayalleriyle gerçekliği arasındaki uçurumu sıkça hissederler. Hayal ettikleri kariyer, genellikle çok az kişinin ulaşabileceği bir hedef gibi görünür. Filmin bu gerilimi çok güçlü bir şekilde işlediği söylenebilir. Forte gibi çocuklar her ne kadar büyük bir potansiyele sahip olsalar da amacına ulaşabilmek için gereken kaynaklardan yoksundur. Burada filmin pozitif yon izleyişi bir bakıma filmin dengesine zarar verse de yine de ele aldığı konu bakımından bugün herkesin çocuklarının elinden tutup onları meşhur etme mücadelesinde olduğu bir zeminde bir nevi umut vermeyi tercih ederek filmin akışını zorlaştırmasına rağmen filmin sonuna bir umut kırıntısı bırakıyor.
“Amatör” filmi, amatör sporcuların hayal kırıklıklarına, toplumsal baskılara ve içsel çatışmalarına projeksiyon sunmak isteyen bir yapım. Hayal ve gerçeklik arasındaki kırılmalar, sadece sporcuların psikolojik ve sosyolojik olarak ne kadar zorlandığını değil, aynı zamanda bu zorlukların onları nasıl şekillendirdiğini de gösterir. Amatör sporcular, hayal ettikleri başarıyı elde etmek için bir yandan mücadele ederken, diğer yandan kendi içsel dünyalarında sürekli bir çatışma yaşarlar. Film bunu gerçekten yoğun bir şekilde yansıtamasa bile herkesin meşhur olma arzusunu düşününce az da olsa bu çatışma, filmin merkezinde alt metin olarak yer alır ve izleyicilere, sporun sadece fiziksel değil, duygusal ve psikolojik bir yolculuk olduğunu bir şekilde göstermeye çabalar.

Salı

Kültürel İslam ve Seküler Laiklik: Görünürdeki Çatışmanın Ötesinde

Günümüz dünyasında dinin toplumsal rolü ve siyasetle ilişkisi, özellikle İslam dünyasında hâlâ en tartışmalı meselelerin başında geliyor. Bu tartışmanın en dikkat çeken boyutlarından biri ise dinin kültürel alana sıkıştırılması ile laikliğin seküler çerçevede hayata geçirilmesinin birbirinden bağımsız olmadığı gerçeğidir. Zira modernleşme ve sekülerleşme süreçlerinde, dinin kamusal alandan tasfiye edilmesi, çoğu zaman bir “ilerleme” ve “özgürleşme” göstergesi olarak sunulmuştur. Ancak bu yaklaşımın sorgulanması, günümüz düşünsel atmosferi açısından oldukça elzemdir.

Dini, özellikle İslam’ı bireysel tercihlere, vicdan özgürlüğüne indirgemek; onu yalnızca kişinin özel hayatında yer bulabilecek bir inanç biçimi olarak tanımlamak, sekülerizmin başarı hanesine yazılan bir zafer gibi gösteriliyor. Bugün pek çok insan, dinin kamusal ve siyasal alandan çekilip bireysel özgürlükler bağlamında yeniden tanımlanmasını olumlu bir gelişme olarak görüyor. Oysa bu yaklaşım, dinin toplumsal rolünü kültürel bir folklora indirgerken, aynı zamanda onu hayattan izole eden bir süreç olarak işliyor.

Bu noktada “siyasal İslam”a karşı ileri sürülen “kültürel İslam” tezi devreye giriyor. Bu tez, İslam’ı sadece sanat, gelenek, ritüel ve bireysel inanç düzlemine sıkıştırarak siyasal taleplerden arındırmayı hedefliyor. Oysa dinin siyasal talepleri yalnızca iktidar arzusundan değil; aynı zamanda adalet, temsil, özgürlük ve toplumsal düzen gibi temel insani ihtiyaçlardan da kaynaklanır. Bu bağlamda dini kültürelleştirme projesi, aslında onu etkisizleştirme, pasifleştirme ve modern seküler sistemle uyumlu hale getirme projesinin bir parçası haline gelir.
Ancak mesele yalnızca bir din-laiklik karşıtlığına indirgenemez. Bugün yaşanan pek çok toplumsal ve siyasal çatışma, yüzeyde laik-İslamcı ayrımıyla açıklansa da aslında bu ikiliği aşan çok daha karmaşık dinamiklere sahiptir. Arap Baharı örneği, bu bağlamda çarpıcıdır. Yüzeysel yorumlarla İslamcı ve laik aktörler arasında bir çatışma olarak okunmaya çalışılan bu süreç, aslında derinlemesine incelendiğinde otoriter rejimlere karşı halkların temel hak, özgürlük ve temsil arayışının bir ifadesiydi. Dolayısıyla bu hareketleri sadece ideolojik eksende okumak, onların siyasal misyonunu ve toplumsal köklerini görmezden gelmek anlamına gelir.

Bu noktada hem laikliği savunanların hem de İslamcılık adına siyaset yapanların, devrim ve dönüşüm süreçlerini yeniden değerlendirmeleri kaçınılmaz hale geliyor. Zira mesele yalnızca dini kamusal alandan tasfiye etmek ya da onu siyasi bir araç haline getirmek değildir. Esas mesele, halkların onurlu, adil ve özgür bir yaşam sürebilecekleri bir siyasal ve toplumsal yapının inşasında dinin nasıl bir rol oynayabileceği sorusudur.

Laiklik ve din arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak, bu bağlamda bir karşıtlık üzerinden değil; toplumsal barış, adalet ve çoğulculuk zemininde ele almak gereklidir. Ne dinin araçsallaştırıldığı otoriter siyasal düzenler, ne de dinin hayattan tamamen dışlandığı seküler projeler, insan onurunu ve özgürlüğünü esas alan bir toplum modeli sunabilmektedir. Buyüzden dinin kamusal hayattaki yeri, sadece bir inanç ya da kültür meselesi değil; aynı zamanda bir adalet ve temsil meselesidir.

Çarşamba

Türkiye’de Dindarların Bugünkü Durumu ve Çıkış Önerileri

İlerici ve gerici savaşı, yalnızca toplumsal veya politik alanda değil, tüketim alanında da sürmektedir. Ancak her iki tarafın da sorunu "medenileşme" değil, daha çok modern toplumun dayattığı değerler ve yaşam biçimlerinin, geleneksel inançlarla nasıl uyumlu hale getirilebileceği üzerinedir. İlerici düşünce, genellikle Batı'nın özgürlük anlayışını ve tüketim kültürünü savunurken, gerici düşünce geçmişteki değerleri koruma çabası içindedir. Fakat her iki düşünce biçiminin de ortak bir paydası vardır: Tüketim biçimleri, kültürel kodlar ve toplumsal yapılar üzerinden "medenileşme"yi tanımlamak. Ancak medeniyet, yalnızca dışarıdan ithal edilen özgürlük ve ticaret anlayışlarından ibaret değildir.

Batı’nın özgürlük anlayışı, esasen ticaretin geliştirilmesi ve kolaylaştırılması üzerine inşa edilmiştir. Bu, bireylerin tüketim alışkanlıklarının ön planda tutulduğu bir yaşam biçimidir. Türkiye’deki dindarların karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, bu Batılı özgürlük anlayışını medeniyetin ana unsuru olarak kabul etmekle sınırlı kalınmasıdır. Oysa medeniyet, yalnızca bireysel özgürlüklerin ve ticaretin serbestleşmesiyle tanımlanamaz. Toplumların medeniyet anlayışı, aynı zamanda insana dair daha derin bir sorumluluk taşımalıdır.
Bugün Türkiye’deki dindarların karşılaştığı durum, dini algının çoğunlukla "dünyayı kazanmak" ya da "ahireti kazanmak" şeklinde iki kutba ayrılmasıdır. Bu iki kutup arasında sıkışan bir toplum, bazen dünyevi başarıya odaklanırken, bazen de manevi değerlere aşırı vurgu yaparak dengeyi kaybetmektedir. Bu durum, toplumsal değerler ve bireysel çıkarlar arasında sağlıklı bir denge kurmayı zorlaştırmaktadır. Bu noktada, medeniyet ve dini algımızın sadece dünya ve ahiret arasında bir ikilikten ibaret olmadığını anlamamız gerekir. Asıl mesele, hem dünyevi hem de manevi değerler arasında bir uyum sağlamaktır.

Dini algımızın, yalnızca ahireti kazanma arzusundan beslenmesi, toplumdaki kültürel yapıyı sarmakta ve yeni nesillerin toplumla uyumlu bir şekilde büyümesini zorlaştırmaktadır. Bir kültürü yok saymak, onun yerine başka bir kültürün dayatılması, o kültürün kendisini unutmasına neden olur. Bir kültürün temel değerlerinin, dinin ve geleneklerin yok sayılması, sadece bir kayıp değil, aynı zamanda kültürel bir bozulmadır. Kültürün bozulması, bireylerin kimliklerini sorgulamasına ve toplumda derinleşen bir boşluğa yol açar. Bunun en büyük örneklerinden biri,

Batı'nın tüketim kültürünü benimseyerek köklerinden uzaklaşan bireylerdir. Dindar bir toplum, sadece bireysel başarıyı değil, toplumsal adaletin ve eşitliğin sağlanmasını da ön planda tutmalıdır. Tüketim kültürünün etkisiyle, toplumdaki adaletsizlikleri görmezden gelmek, bireylerin sadece kendi çıkarlarını savunmasına yol açar. Türkiye’deki dindar kesimin tüketim toplumunun etkisinden kurtulabilmesi için medeniyet anlayışını sorgulaması, dini algıyı yeniden şekillendirmesi ve kültürel değerleri koruyarak modern dünyaya entegre etmesi gerekmektedir. Bu, sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal yapının daha sağlam temeller üzerine inşa edilmesini sağlayacaktır. Hoşça bakın zatınıza…